18 Kasım 2010 Perşembe

parmaklarımın ucuna bir türlü gelmiyor kelimeler...içim sıkılıyor. bu ketumluk, bu suskunluk nasıl olur da çoğalır. biliyorum bir şeylerin değiştiğini, görüyorum, hissediyorum. dillendirmek, kelimelendirmek, anlatmak zor geliyor. darmadağınıklığım had safhada ne de olsa.
yazdıklarımı tekrar tekrar okumak istemiyorum. bunlar benim yazdığım kelimeler sadece. sadece kelimeler...kalemimle dağıtmadığım kelimeler üstelik. hepsi bir örnek, her e bir diğeriyle aynı, her kelimenin arasında eşit boşluk var, hiçbir harf kalemi tutan elin isteğiyle gelmiyor buralara.
bana ne bütün bunlardan...bana ne ki...ben kimim, ben kimim ki böyle laflar edebiliyorum.
kendime vurmaksa istediğim al bir de burdan vur burcu diyesim var. al bak bir de burdan vur, oran zayıftır biliyorum.
ne yazdığımı bilmeden yazıyorum. kelimeler bir örnek çıksınlar parmaklarımın ucundan diye. gece başka türlü geçmez. yıldızları gördüğüm mü var zaten. gece başka türlü geçmez.
the shins- a comet appears
Gittikçe büyüyen uyuşukluk hissine kelimeler adayacağım bu gece hem de pek şık pek moda pek bir rafine kelimeler. bu değil mi işimiz ne de olsa ! süsle bilgiyi, sar şık kelimelere, giydir sonra koşsun diğerlerinin arasında. Haksızlık ediyorum biliyorum, ama akademi de meta dolu eninde sonuçta. yoksa siz de meta-laştıramadıklarımızdan mısınız? diye sorarlar insana yazamazsınız.

ben yazıcam şimdi. oturup güzel güzel, açıp kitaplarımı önüne, kim en güzel neyi nasıl söylemişse bulup buluşturup güzel bir kolaj yapıcam her ne söylendiyse.

hey gidi...

23 Ekim 2010 Cumartesi

güüüün

Sevgili Blog,

Dün haftanın 7 gününden hiçbiri olmayan bir gün yaşadım. Ne haftasonuydu ne hafta içi. Brazzaville fısıltılarıyla zaman aktı geçti usulca, geldiği belirsiz yere doğru...
hayata takvimlerde yer almayan günler lazımmış çokça. arafta gibi, hiçbir yere ait olmadan yavaş yavaş tükettim "hediye" günü. kimden olduğunu bilmediğim en güzel doğumgünü hediyem oldu.
david'den aldığım iki imza da cabası: smooth journey through this world...

soğuk havaya çıkıp ısınmak lazım şimdi, içimde garip bir huzur...

26 Temmuz 2010 Pazartesi

kıyı

insanın her şeyden önce bir odası olacak. "kendi odası."

sıkıldım yurt köşelerinde sürünmekten ve bıktım. sınır üstüne sınır bindiriyor yurt.kulağımda kulaklıkla dolaşmaktan, vaktimin çoğunu sandalye tepesinde geçirmekten, abuk sabuk şeyler yiyerek öğün atlamaktan, kütüphanemi ve dvd'lerimi hiçbir zaman yanımda taşıyamamaktan, her davranışımı belli yurt kodlarına uydurmaktan ve daha nice nice nicesinden...

beni bu çokluk bunlatıyor. insanlar olmadan yapamayanlara şaşıyorum, benim de anlamadığım bu kadar çok insan varken nasıl yapabiliyorlar, nasıl her şey yolunda gidebiliyor? ben kendim kendime fazlayım çoğu zaman, insanların arasında o fazlalığı boğmak belki iyi fikir kimi zaman; ama ben kendi kendime yeterim çoğu zaman o yüzden bunaltıcı sürekli birileriyle konuşmak zorunda olmak.

arkadaşlıklar, en yakın ilişkiler bile insanı yormuyor mu zaman zaman? insanı en çok yoranlar en yakınları değil mi zaten?
yoruldum ben biraz, dinlenecek bir kıyı arıyorum.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

kes-kin

birhan keskin yazılabilecek her şeyi mısralaştırmış, dönüp dönüp okumaktan başka ne gelir elden?

yeryüzü halleri de ondan alıntıdır hani, bilen bilir. İçimi o kadar duru ve o kadar çıplak bir sesle yazmayı çok isterdim. Okudukça kelimeler birikiyor dibimde bir de hisler bir de yeryüzü halleri işte.

ufacık, soluk mu soluk bir selam olsun tutan dibim keskin'e. bileği taşım o benim. ağrıyan boşluğum...

dibi tutmuş kelimelerime gelsin : gıcırdasın sözcükler...

30 Haziran 2010 Çarşamba

çarşamba

Günlerden çarşamba. saat öğleni geçti, uyuya uyuya bir hal oldum çoğu zaman olduğu gibi. Üşengeçliğim sınava da girmememle artık en üst noktasına vardı; ama garip bir biçimde de huzurluyum bu üşengeçliğimden. Kendimi boş yere strese sokup, olmayacak şeylerin peşinde koşmamak için girmedim sınava. Yanılmadığımı ben biliyorum o yeter, amma velakin hocaya ne derim, ne yalan söylerim şu an düşünmekteyim. Kimbilir belki de sadece doğruyu söylerim, en etkili bahanem de o zaten.



artık kalkıp koştursam azcık diyorum. Birkaç kitap almalı kütüphaneden, sonra bir kahve. ders saatine kadar okumalı, durmalı, bakmalı.

25 Haziran 2010 Cuma

kayıtsız..

"kayıtsız" kelimesi çift anlamıyla gelsin çıksın bugün karşımıza.

hiçbir şeyi kayıt altına almıyorum, uzun zaman oldu. Bir şey için heyecanlanıp, birine önem verdiğim de yok.

Ne kadar yorgun ve ne kadar kırgın olduğuma dair cümleler yazmıştım buraya. kırgınlığım ve yorgunluğum da umrumda değil; benim umrumda olmayınca başkalarının da umrunda olmuyor zaten.

sorunlarımın büyük oranda nerden kaynaklandığını biliyorum aslında. insan ilişkileri konusunda naifim. İstiyorum ve bekliyorum ki beni anlasın birileri, çok konuşmama çok gözlerine sokmama gerek kalmasın. kocaman cümleler kurdurtmasınlar bana istiyorum. En çok ben özledim, en çok ben bilirim, bakın en çok kalp ağrısını ben çekiyorum, bak işte canım yine sıkkın hep sıkkınım ben, anlaşılmıyorum çünkü demek istemiyorum; çünkü öyle de değil biliyorum. benim sorunlarım kimsenin sorunu değil. sadece sorunlarım var herkes gibi. ama ben ne zaman konuşmak istesem ağzıma tıkayanlar oldu, artık çok sıkıldım.


kelimelerime ses versin renk versin: hayallerim. olmayan hayallerim.
ama dedim ya, kaçmak gitmek falan yok. duruyorum. ne gelirse yaşıyorum. daha fazlası ne gerek değil mi efendim?

17 Haziran 2010 Perşembe

keşke'lerin sonu yok.

gecenin şu saati olduğunda, uykum gelmek üzereyken tam, her şeyi geride bırakıp gidebilirmişim gibi hissediyorum. kast ettiğim içimdeki her şeyi geride bırakmak. bütün takıntılarımı ve bütün nafile çabalarımı bir çırpıda silip atmak ve başka biri olmak geliyor içimden. hiç kimseyi tanımıyormuşçasına tek başıma, günün getirdiğiyle bir şeyler yaparak yaşayıp gitmek.

yeni dank ediyor. bu kadar kırıldığımı ve yorulduğumu bilmiyordum. bu kadar bıktığımı da. ben hep bıkkınım bir şeylerden; ama bu bıkkınlık benim mızmızlanmalarım gibi değil. başka biri olmayı öyle çok diledim ki eskiden. kendi kabuğumdan kurtulup başka duyguları yaşayabilmeyi öyle çok istedim ki. hem kendimden hem de çevremdeki insanlardan dolayı çok hayal kırıklığı yaşadım. kendimden bıktım, kimi zaman nefret ettim, suçladım, bilerek acıttım. Hiçbir yere varamıyorum işte. Sabah akşam kendimi yemekle geçirdiğim günleri, uykuya sığınarak derslerden ve dünyadan koptuğum sabahları ve öğlenleri unutmadım. içimdeki sürekli ket vuran burcuyu da hep yanımda taşıyorum zaten. yaşamaktan korkan burcu. şöyle olaydı böyle yapardım, ama o böyle dedi de şöyle oldu culuk oynamak istemiyorum. hiçbir şey oynamak istemiyorum. hiç kimse o kadar önemli değil. hiç kimse o kadar önem vermiyor. kendimden öte başka hiçbir şey yok sıkıca tutunabileceğim. bunun da ötesi yok zaten.
içimde güzel şeyler var. naif cümlelerim var. varsın olsun. şarkılarla, filmlerle olamadığım kişileri doyuruyorum. gitmek istiyoruz ya, artık gitmek istemiyorum. kalıp yaşamak istiyorum. Önüme ne çıkarsa...

13 Haziran 2010 Pazar

Devics-City Lights


Güzel hayaller düşünmemi sağlıyor bu şarkı. Gel gidelim buralardan, gel, gel de uzaklara gidelim azcık diyebileceğim biri varmışçasına başımı eğip saçlarımı hiç bilmediğim bir rüzgarın okşayışlarına bırakıyorum. sonra kalalım azcık diyorum, kalalım böyle çok huzurlu, renkler uçuşuyor burda.

kelimelere dökemediğim bir tür hissi yaşatıyor şarkı. Ne duymak isterdin, karşılığında ne duydun diyorum kendime. cevap vermekten korkuyorum, cevap vermemeye çalışıyorum.



burdan al çıkar beni.
şehir ışıklarının altında uyanalım. Sesin yüzümü okşasın.

11 Haziran 2010 Cuma

loneliness, it is underrated.

6 Haziran 2010 Pazar

çatlak

keşke arada sırada zaman dursa. sadece dursun istiyorum, geçmişe dönmek geleceğe gitmek gibi şeylere ilgim yok. zaman arada durmalı. bir kapı aralanmalı, bir çatlak oluşmalı yurdun duvarında mesela. Annemle benim en sevdiğim resmin olduğu yerden tam bir çatlak açılmalı duvarda. Ben içinden geçip zamanın durduğu başka bir yere geçmeliyim. Başka bir yerden kastım başka bir coğrafya veya başka bir dünya değil. Sadece zamanın işlemediği, zamanın hiçbir şeyi kımıldatamadığı, değiştiremediği, acıtamadığı, bükemediği bir yere. Six Feet Under'daki zaman bükülmeleri geliyor aklıma ister istemez. Bir karavanla mesela okyanus kıyısına gitmek, zamansız bir coğrafyada dalgaların sesini havadaki tuz ve yosun kokusuna karıştırmak. saçlarımın yüzümü gıdıkladığını, beni sarmaladığını hissetmek. sadece o anı yaşamak, geçmişten gelecekten şimdiden hayattan bağımsız o anı. rüzgarı, tuzu, kumun yumuşaklığını, dalgaların sesini...Woody Allen'ın üç kız kardeşin hayatını anlattığı bir filmi vardır. Filmin sonunda üç kız kardeş yan yana gelip okyanus kıyısındaki evin penceresinden gri gökyüzüyle okyanusun birleştiği yere bakarlar. Bergmanvari bir hava olduğu aşikar zaten filmde, ama onun dışında o ev, o kız kardeşler, o pencerenin kenarında durup okyanusa bakma anı bir zamandışılık hissi verir bana. Bütün sorunlar pencerenin arkasında o bakışın arkasında kalmış gibidir.. Pencereden okyanusa doğru bir çatlak açılmış, üç kız kardeş çatlağın içinde belki çaresizce ama yine de zamandan zamansızlığı çalmayı başararak kalakalmıştır.
her yağmur yağdığında, gökyüzü her karıştığında bir çatlak açılacakmış hissine kapılıyorum. En azından o hissi yaşamak güzel, fazlasını istemek anlamsız. Yine dün oturmuş six feet under finalini izleyip bir yandan da ağlarken Ruth Brenda'ya Nate için seni kendine göre çok sevdi biliyorsun, ama yeterli değildi senin için daha fazlasını istedin dedi ya mırıl mırıl hiç suçlamadan sadece bilerek ve anlayarak, bu diziyi yine neden sevdiğimi ve neden hep seveceğimi anladım. Niye fazlasını istiyoruz? Niye yetmiyor? Ben niye bir çatlak yaratma peşindeyim? İçimdeki bir yer sızlayıp dursun varsın, zamanı durdurup kendimi donduramam. Öyle veya böyle hayat hep bir çizgi çekmeni bekliyor senden. İsteklerin, istemediklerin, yaptıkların, yapamadıkların, bildiklerin, bilmediklerin, bilemediklerin arasında. Bir sarkaç gibi çizdiğin çizgiler arasında, kimi zaman çizgiler silerek kimi zaman yenilerini çizerek sek sek oynayıp duruyorsun. Ama artık her şey çok karıştı. Her gece uyumaya çalışırken kafama takılan bir sürü sorunun ağırlığı, gecenin bir yarısı kalkıp balkona çıktığımda içime çöken sıkıntı. tüm bunları bir an bile olsa bertaraf edebilmek için zaman dursun istiyorum işte. Zaman dursun ve ben hiçbir düşünceyi kovalamadan belki sadece güzel bir rüyanın verebileceği hafif bir gülümsemeyle okyanusun kıyısında oturur bulabiliyim kendimi.
hala çok naifim evet. Ama ben böyleyim işte, değişecek gücüm ve isteğim yok artık.

4 Haziran 2010 Cuma

belki kafam iyiyken yazabilirim bir şeyler.

çok özledim. şu an her şeyi özlüyorum, her dakikayı her anıyı. bilmemen gerektiği için bilmiyorsun, ama ben biliyorum ya en çok koyan o zaten. elimi kolumu bağlayan.

bir extra alıp pencerenini kenarına tüneyip kendi kendime şarkılar mırıldanarak bütün anılarımı, ve hayatımı içtim gitti. geriye uyumak kaldı. uyumak da istemiyorum. hiç ama hiç istemiyorum.

between the bars beni tüketene kadar, ben kendimden çıkıp başka bir şeye dönüşene kadar bu şarkıyı dinleyip acıyabiliyirim.

hiçbir yol yok biliyor musun? hep kendimi kandırmışım, bir şey yapıyorum sanmışım, bir yere gidiyorum sanmışım. zaman geçiyor sadece. hep kendimi kandırıyorum.

bu şarkıya sarılıp uyuyorum. rüyasız bir gece diliyorum kendime.

."."."."

songs ohio: coxcomb red
the world is so pale next to you
every kiss is a goodbye
tanımlayamıyorum bile. içine sızar damarlarına sızar kulaklarında asılı kalır.

mojave 3-between the bars
hiç bitmeyen...
bu defa ben...ile başlayan cümleler...hepsi kırık hepsi dökük. hepsi kalbine batan. ucu hiçbir yere bağlanmayan yarım yamalak cümleler işte.
bellek tokatlamaya devam eder. şarkı hep sürer. dans hiç bitmez.

the national-about today
acıtır acıtır acıtır. her dinleyişte hiç bıkmadan hiç usanmadan hiç eskimeden hiç alışmadan alışamadan acıtır.

devamı gelicek üçlemeler beşlemeler halinde. bu şarkılar sonum olmazsa benim eğer...

3 Haziran 2010 Perşembe

laneeet

iyi miyim kötü müyüm. huzurlu muyum değil miyim. hepsini s.ktir edip sadece yaşamak istiyorum.
between the bars'lar yesin beynimi de her şeyden kurtulayım. öylesine bir şeyin olduğu yok ki öylesine öylesine ki...susmaktan başka bir şey gelmez elimden.

gitmek lazım. hep gitmek heep.kendimi arkada bıraka kadar, içim dışım birbirinden kopup ayrılana ya da kaynaşana kadar. yollarda dura büküle araya sora güle ağlaya başka biri olup yaşamak unutmak bilmemek yeniden öğrenmek görmek koklamak tozlanmak kirlenmek lazım. yıldızları başka başka gökyüzlerinde seyretmek lazım. sardunyalar büyüdü, yemyeşil. su vermek lazım allahım işte çiçeklere. dudaklarıma bir damla bal çalıp susmam lazım susmam.

hep uyku. en güzeli uyku. en bitmeyeni, hep geri döneni. bazen bazen uykuyu da paylaşmak lazım ya...

25 Mayıs 2010 Salı

uyku

kafamı şuracığa koyup usul usul uyusam. hiçbir düşünce düşünmesem,hiçbir hayal hayal etmesem. öylece uyusam. rüya görmesem, kıpırdamasam, yastığımın kenarıyla oynamasam her gece yaptığım gibi. gözlerimi kapasam ve sadece uyusam.

20 Mayıs 2010 Perşembe

static.

static. variations of static. it fucks you up.

17 Mayıs 2010 Pazartesi

An affair to remember'daki o güzel bahçeli, güzel manzaralı ev geliyor hep aklıma. Dünyanın gürültüsünden uzak, kendi halinde, mavi-yeşil, huzurlu bir köşe. Ama yaşlı kadın, sen burda kalmamalısın, çok erken diyor genç ve güzel kadına. Burası anıları biriktirip hatırlamaya gelinecek yer, yaşamak için uygun değil.
Hatırlamak için yaşıyoruz. Anılar biriktikçe, hatırlama isteğimiz de artıyor. Unutmak için yaşıyoruz bir yandan da. Çünkü anılar sürekli yer değiştiriyor.unutmak mı hatırlamak mı derken ikisi arasında hırpalanıyoruz. Ne bir köşeye çekilip dünyadan elimi eteğimi çekesim var ne de sürekli koşturup anı yaratmak için didişesim. Her şey ve herkes yeterinden fazla saldırgan ve hızlı. Ben o hızı koruyup, o hızda yaşayamıyorum. Hep bir yerden patlak veriyor.
Bu sefer hissettiğim pes etme duygusundan daha çok bıkkınlık ve bıkkınlığın verdiği kayıtsızlık. Üzerime düşeni yaparak bütün sorumluluklarımdan kurtulayım bari anlayışıyla ite kaka da olsa yatağımda değil masamda geçiriyorum günleri.
bu da bir şeydir. en azından kaçma hayalleri kurabiliyorum.

16 Mayıs 2010 Pazar

arabaya binmiş uzaklaşırken, gelecek bütün günler geçmiş oluyor. Şaşırmıyorum. İzliyorum ve gözlerim doluyor. Müzik sonuna kadar açık. Kısa bir hayat da olsa uzun bir hayat da olsa her şeyin sonu ne kadar belli. Gidenlerin yeri kolaycacık dolduruluyor, dolmak zorunda zaten. Hayat bize en çok bunu öğretiyor.

iyiyim ve iyiyim işte. basit. her şey çok karmaşık gözükse de çok basit. aptal bir ses kafamın içinde, aptal bir his. bitiremediğim şarkılar, ekrana bakan yorgun gözlerim. Hayatımla ne yapıyorum? Hayatım bana ne yapıyor?

bilmiyorum. günler birbiri ardı sıra geçiyor. Şehirler, insanlar, sözler, yüzler biriktikçe hayat zorlaşıyor. Bellek topallamya başlıyor. Ben özlüyorum. Hep başka yerde olmayı, başka cümleler kurmayı, başka sesler duymayı. Özlüyorum, ama unutuyorum özlediğimi.

ben böyle iyiyim sanırım. Basitlikten sıyrılmış, kafamı karıştırıp onun basitliğine sığınmış durumda dünyevi bütün keder ve saplantılarımla.
eyvallah.

a bunch of songs

nirvana-all apologies
sia-breathe me
jens lekman-sky phenomenon
cat power-metal heart
mojave 3-between the bars
nirvana-jesus doesn't want me for a song
sia-soon we'll be found
jens lekman-and i'll remember every kiss
cat power-the greatest
mojave 3-tomorrow taken

17 Nisan 2010 Cumartesi

zaman(sız)

Hayat zamansız bir şey.

içimde birikip duran duyguları, düşünceleri, şarkıları, film karelerini, sevdiğim sözcükleri, sıkıca sarılmak istediğim insanları, yapmak isteyip yapmadığım onca şeyi...her şeyi ve hiçbir şeyi belki. Zaman içinde tanıyacağım başka başka insanları, yapacağım hataları, içimin titreşeceği bütün o gelecek anları, rüyaları-hayalleri-gerçekleri, kırılmışlığımı, heyecanımı, yalnızlığı, gülümsemelerimi...belki hepsini belki hiçbirini.

zaman boşlukları kendiliğinden dolduruyor. Hiç unutmuyorum ben, doldurduğum boşlukların farkındayım. Ne yapıp ne edip en sonunda zihnimin en takıntılı köşelerindeki hortlakları uyandırıyorum. Sırtıma hep yük bindirmek işim, ama sıkıldım çokça. bunalıma girme isteğim hiç yok artık. Hatırlamak bir tür işkence, ben de hatırlamamaya çalışıyorum becerebildiğim kadar. Düşünüp durmuyorum, suçlamıyorum, kendimle diyaloglar konuşmuyorum; ama geçiştirmiyorum da. zaman geçtikçe kendime katlanmayı öğreniyorum sadece.

hep bekliyorum ben. biliyorum hep beklediğimi. en umutsuz olduğum anda bile bir şeylerin kırıntısı var içimde. zaman diyorum o yüzden, zaman işte. zaman her şeyi küçültür yok edemese de.

12 Nisan 2010 Pazartesi

zaman

Şimdi anladım işte. Rahat rahat acımı da çekebilirim, yeri geldiğinde nadiren de olsa kendimi şanslı da hissedebilirim. Zihnimin bir ileri üç geri giden adımlarından sonra geldiğim noktaya bakıp başından beri bilmiyor muydun aslında demek istemezdim kendime; ama diyorum işte. Evet, daha geçen gün hatta daha bugün fark etmiş olsam bile en başından, taa en başından hem de bir şeylerin olacağını biliyordum. En azından bana olacağını. Oldu işte.

oturup resmen kara kara düşünüyorum. Hayatım aslında hiçbir zaman dolmamış bu boşluğu nasıl kapatır diye. Kapatabilir mi? -mış gibi yapar evet, onu biliyorum. Zaten yapmak zorunda, hep zorundaydı, hala zorunda. Hiçbir şeye zorunlu değilim aslında biliyorum. Bilmiyor değilim. Bu sadece bütün her şeyden bağımsız, çoğu şeyin üstünde bir şey. İlk defa başıma gelen bir şey. Aşama aşama nereye geldiğimi gördüm ben kendimin. Sözlerimi, zihnimi, bedenimi nasıl değiştirdiğimi, nasıl farklı anlamlara buladığımı her şeyi. Sonuna yaklaşıyoruz işte. Ne garipsin hayat. Gerçekten çok garipsin. Düşünmemeye çalışıyorum, zamanın geçip gittiğini hissetmemeye çalışıyorum. Ama tek hissettiğim ve tek bildiğim şey zamanın resmen kayıp gittiği. Aylar parçalanıp yok oluyor, hiçbir şey yapamıyorum. Ne çok şey isterdim oysa, biri olabilirdim, her şey farklı olabilirdi, daha en başından her şey bambaşka olabilirdi. Biliyorum böyle düşünmemeliyim. Böyle düşünmemeliyim. düşünmemeliyim böyle. böyle...

en acıtanı hiç bilinmemesi bazı şeylerin. Böyle kalıvermek. içimdeki her şeyle...gözlerimi kocaman açıp içime çekiyim istiyorum. zaman dursun, dursun zaman dursun. en sıradan en gündelik anda takılı kalsın her şey, en huzurlu olduğum anda, o hiçbir şeyin umrumda olmadığı anda. Sakin sakin gülümserken, gözlerimi kocaman açmışken her şey dursun.

bu sefer ilk defa gerçek sona yaklaşıyorum. Bilinen ama kaçılamayan son. onca zamanı ziyan ettikten sonra gün hesabı yapıyorum. Ne fark eder bilmiyorum, içimdekiler, gözlerimdeki bu yanma neyi değiştirir kimi değiştirir bilmiyorum. ben değiştim. bildiğim tek şey bu işte, bir de zamanın koştuğu.bunca zaman sıfıra sıfır elde var sıfır mıydı peki. değildi...çok şeydi işte. çok ama çok şey. Aydınlandım mı peki ben bugün, noldu ki bana anladım böyle, bildim böyle, acıdım böyle. Ben hiç sınır aşmadım ki hayatımda. sınır aşıp sonra pişman olmadığımı hiç görmedim ki, iyi ki yapmışım deme şansı vermedim ki kendime. Sınırı aşınca her şey ayan beyan ortaya çıktı işte.

mutsuzum evet, çok mutsuz hem de. aynı şeylerin hissedilmediğini, hiçbir zaman hissedilmeyeceğini, hiçbir zaman böyle bir olanak bile olmayacağının verdiği hisle delicesine mutsuzum, buruğum, acı çekiyorum. böyle işte, hayat garip dedik ya, hayat garip gerçekten. Yapacak bir şey yok. Zaman her şeyi küçültür, yok edemese de.

5 Nisan 2010 Pazartesi

Indifference is bliss*

Indifference is what makes thinsg different.
Şu yaşıma kadar inanmazdım, kayıtsız kalınarak bir şeylerin iyi hale gelebileceğine.
Irma la Douce'da mı geçti bilmiyorum, hatırlamıyorum şu an, yok sanırım Revolutionary Road'daydı, evet evet ordaydı. Truth stays the same. We get better at lying gibi bir şeyler söylüyordu Kate. Gerçeği eğip büküp yaşamlarımızın hazmedebileceği küçük lokmalar haline getiriyoruz. Bu sefer sindirmesi kolay oluyor. Hiç fena bir fikir değil bence.
Yaşamımla uzlaşmamı sağlayacak ya da daha doğrusu yaşamımı istediğim noktaya getirecek her şeyi yapmaya hazırım. Van Gennepvari bir üçlü basamakta hoplar dururum. geldik hop eşik hop çıktık hop hooop yine geldik yine eşik yine çıktık...her seferinde değiştik biraz, öğrendik, acıdık, sustuk, güldük...
öyleyse odaklanmaca oynamaya ne dersin?
Önce odaklanan ve en uzun süre odaklı kalabilen başarır.
başlıyoruz. bir ikiiiii üççççççç. run rabbitttt, ruuuuuuuuuuuun.

31 Mart 2010 Çarşamba

mesai devam ediyor. gözlerim içime kaçıyor.
yaşamayı seviyorum.
başka hiçbir şey umrumda değil.
sözcükler gider gelir.
günler de geçer durur.
ödevler biter, kahveler içilir.
gün ağarır, kararır sonra

Bergman'a sevgilerle. Woody Allen'a da tabi.

ah dış ses!

24 Mart 2010 Çarşamba

Strawberry Fields Forever-1

Derler ki…bilmiyorum aslında ne derler. Her gün herkes bir şeyler söylüyor. Ama derler ki hayat üç günlük bir şey. Geçip gidiyor. Gözlerin kapalı yaşarsan bir de-şarkının başını hatırla- living is easy with eyes closed kısmını- farkına varana kadar hayat seni bir kenara savuruvermiş oluyor. Gerçek dediğimiz şey ne? Nothing is real and nothing to get hungabout.

Derler ki öyle çok şey derler ki ben bir türlü başkalarının dediklerini aklımda tutamam o yüzden. Ama yine de derler ki uğraşmak, didinmek, biri olmak için çabalamak lazım. Kararlar vermek, seçimler yapmak, uykusuz kalmak, inanmak lazım- mış derler. Derler derler ben –mışlarım. Çilek tarlalarına gidiyorum ben, gelmek isteyen var mı? Göz alabildiğine uzanan çilek tarlalarına gidiyorum. Benim başka bir amacım yok.

Misunderstanding all you see. Derler ki insanlar dinlemeyi bilmiyor, o yüzden anlayamıyorlar birbirlerini, sabır yok artık insanlarda diyorlar. Diyorlar ki her gün her dakika kuşatılıyoruz.
Öyle çok diyorlar öyle çok kelime kullanıyorlar ki inanmıyorum. İnanmıyorum. İnanmıyorum.

Herkes kendini dinliyor. Kendini sözcüklere buluyor. Gerçek diye bir şey yok diyor diyor içimdeki bir şeyler. İçimdeki can-av-ar, cana susamış canavar.

23 Mart 2010 Salı

is there anybody out there? helöö !!!

In the country of last things.
In the realm of nothingness.
In the field of sociology (bkz: sociology of tutunamama)
Harbinger of a new area.What is it?
-Last of the Mohicans?
of course not. Maybe first of the pseudo-quasi, whatever, observer of observatories.
At the dawn of the truth. truth?
oh yea. damn truth.
truth of what? nothingness, emptiness, loneliness, agressiveness, -ness, -ness...
each and every one. no no no. none of them.
the grass is greener on the other side.
other side of the world is an island where tindersticks gives concerts.
In summer i summarize other people's summers.
feysbuk is of great help.
In search for a reality. real-ity show. show must go on. on and on and on. On the radio, ooo, on the radio, oooo.

i am the first and the last of everything.

21 Mart 2010 Pazar

500 days of summer

heyhat ki benim adım summer değil. Ne tesadüf ki ben de çoğu şeye inanmıyorum summer gibi, ama bu benim hayatım, o ise güzel bir film karakteri. İnandırılmayı bekleyen kahramanlar mıyız peki biz de? Ben içten içe buna can attığımı biliyorum mesela, ama şu an için pek bir şeye inancım yok. Öyleyse doğru bu dediğim, en azından benim için.
ben bıktım işte yine. saatlerdir şu bahsi geçen filmin müziklerini dinliyorum. şimdi resimlerine baktım, spoiler olayına girmeden hakkında bir şeyler okudum falan. Böyle tatlı olsa ya hayat. şu cümle kadar basit. ne biliyim işte pencereden giren güneş misali falan filan. Canım çekti işte, insanı özendiriyorlar. Bazı şeyler parlaklığını hiç yitirmese, parlaklığını yitirse bile sönükleşmese...there is a light that never goes out. istediğim bu işte, bir de please please let me get me what i want. bir kerecik yahu, bir kerecik.
Var mı? hey, bir yerlerdesin nerdesin? elma dersem çıkar mısın?

16 Mart 2010 Salı

here i go

Yok olmuyor. Ne zaman bir şeyler kurgulamaya çalışsam kurgudan başka her halta benziyor. Ama olacak zamanla o da olacak.
Mızıkçılık yapmak yok yahu. Cümleler yazıp, noktalama işaretleri kullanacaksın. Kafandaki imgelerden kelimeler döküceksin önce, sonra o kelimeler herkesin kafasında farklı imgeler yaratacak. Sonra bir gün okuyanlar kendi imgelerini yaratabilmek için kelimeler dökecekler. Böylece sen de o hiç bitmeyen döngünün bir parçası olacaksın. Hem özgür hem değil. Bir kişinin imgesi herkesin imgesi olacak, ama yine de herkes kendi imgesinin tekilliğine inanacak, inanacak ki anlatılmaya değer bulsun onu. Bazen anlatmayı seçtiğimiz imgeler hepimizin bir şekilde aşina olduğu durumları, anları, acıları anlatır, işte onlar da ne kadar çok kişinin ortak imgeleminde varsa o kadar etkili olur. Bazen de kafandaki imgenin çoğulluğuna inanıp anlatacaksın, kelimeler durmayacak. Kelimeler durmadan akacak, ama bu sefer konuşurken ki aldırmazlıkla değil. Yazdıklarını kimse okumasa da, dönüp dönüp kendin de okuyor olsan yazacaksın.
Kelimeleri gerçekten seviyorum. canımı acıttıklarında da seviyorum onları. Bazen bir koca gün boyunca, bazen bir hafta boyunca tek bir kelimenin kafamda çağrıştırdıkları, bana anlattıkları ya da anlatamadıklarıyla uğraşıyorum. Kelimeler boşluk yaratır, kelimeler boşluk doldurur.
Yaşam sürüp gidiyor işte.
Garip bir şekilde huzurluyum.

4 Mart 2010 Perşembe

Life has a life of its own

Söyleyecek hiçbir şey yok, hem de o kadar çok şey varken. Hiçbir şey bilmiyorum ve görmüyorum. Telkinler işe yarıyor bir yere kadar, ya o bir yerden sonrası? Kendimi yine mi kandırıyorum? Kendimi kandırmadan unutabilir miyim?

Neyin peşindeyim? Ne istiyorum? Hayat olmazları oldurmaya çalışmakla mı geçecek? Ah mantığımla çözülse her şey...Çok mu zaman geçmesi gerek acaba, aşırı zaman yüklenmesinden mi değişiyor insanlar yoksa? Niye hala bu kadar naif ve aptalca bir biçimde inanıyorum? Niye inanıp da, en azından inanmayı olası görüp de, sonra hayal kırıklığına uğramayı bu kadar sık göze alıyorum? Yetmeez...Üç günlük dünya masalı bu hayatı sürüklemez. Life has a life of its own and it slips away...Hayatın benden habersiz bir hayatı var, parçası olsam ya gidip. İki ayrı şeymişiz gibi davranmasam ya.

Yazamıyorum ki. hiçbir şey bulamıyorum yazacak. İstediğim hayat bu değilken günlerin geçmesini seyrediyorum. Yoksa çok mu sabırsızım? Hemen olsun mu istiyorum her şey? Belki ...Yine de içimdeki ses susmadıktan sonra...Belki de hiç susmaması gerek ya da susmuyor hiç. Neler yapabilirim pek sınamıyorum. Gücümün ya da hayatımın sınırlarını bir nevi çizdim aslında. Niye uğraşıyorum öyleyse? Niye içime sinmiyor hiç bir şey, niye hep başka günlerin inancıyla kendimi teskin eder gibiyim-her ne kadar eskiye nazaran bunu çok az da yapsam. Az da yapsam çok da, sonuçta yapıyorum.

Paul Austerla uğraşıyorum ya şu ara, biraz önce bahsettiğim hayatın o kendine has yaşayış biçimini hatırlatıyor yazdıkları bana. İki yol varsa mecburen birini seçiyoruz. Seçmeden ilerleyemiyoruz. Seçim yapmaya mecbursak ve seçimlerimizin bizi her zaman nerelere götüreceğini kestiremiyorsak ne kadar suçlu olabilirz ki? Hayat dayatmacı ve faşist kimi zaman. O yüzden kendimi suçlamamaya çalışıyorum artık. Suçu hayata atarak yapıyorum belki ama yapıyorum.

Yanıp sönen ışıklar var. yıldız yok hiç gökyüzünde. Benim içimde inanç yok ne birine ne bir şeye karşı. Her şey yıkılıyor. Her şey bitiyor. Her şey parçalanıyor. Buna da inanmıyorum. Her şeyin tamamen bitebileceğine ve parçalanabileceğine ve hiçbir şey yaşamamışçasına herkesin ve her şeyin yabancı olabileceğine.

26 Şubat 2010 Cuma

Yeni Dönem Yazısı

Yeni bir döneme başlamış olmamla beraber, yeni bir dönem yazısı yazmak-her ne kadar artık yeni veya eski dönemlerin bir çetelesini tutmaktan vazgeçmeye çalışsam da-elzem oldu. Yazalım yazmasına da ne yazıcaz alter egocuğum, dedim biraz önce kendi kendime. Ee yaz işte geldiği gibi dedi o da. Yazmak için yazmak bu yaptığım benim. Yazarken düşüncelerimi takip ediyorum bir bakıma. Yazalım bakalım.
Son birkaç yazımda ucundan bucağından değindiğim bir şeyler var. Ciddiyet konusu. bende kelebek ruhu olmadığından bahsetmiştik zaten. o konuya tekrar girmiyorum o yüzden. Ama ciddiyet ve huzur arasındaki bağlantıyı biraz didiklemek, eşelemek lazım. Nasılını, nedenini sormak lazım. Huzur ciddiyetle gelmiyor, evet. Yaşama karşı takınılan ciddiyetle, yaptığımız şeylere ya da hayatımızdaki insanlara karşı takındığımız ciddiyeti ayrı yerlere koyuyorum. Yahu yaşamak dediğin gün doldurmak şu dünyada. Kaderci falan olduğumdan değil ki hiç de değilim kaderci; ama çeşitli rastlantılar, çeşitli olaylar ve de çeşitli insanlar vasıtasıyla bir yerlere gelip bir yerlerden gidiyoruz. İnsiyatif alabiliyor muyuz, seçim hakkımız nereye kadar, neyi ne kadar istediğimizi biliyoruz da neden istediğimizi biliyor muyuz? Hayat çok net değil doğal olarak. Bütün bunları düşününce insan doğasının ne kadar karmaşık olduğu falan da çıkıyor tabi ortaya. Ama biliyorum ki bazen ne yapsak ne etsek bir şeyleri olduramıyoruz. Dünyanın merkezi falan değiliz. O insan egosunun kendini her şeyin merkezine koyma çabasından da nefret ediyorum zaten. Olsa olsa kendi küçük ve zavallı hayatlarımızın merkeziyiz işte. Hepimiz kendi etrafımızda dönüyoruz. Diğer insanları uydumuz olarak görüyoruz, onlar da bizi kendi uyduları olarak görüyor. Olan biten buna benzer bir şey. Herkesin birbiri üstünde egosunu tatmin ettiği böyle bir sistemde ister istemez hayat sertleşiyor. Hayat zaten bir kısım şanslı mı desem ne desem insanın yaşadıkları dünya dışında sert bir şey. Azıcık suyla yutulan pembe bir hap değil yani. Büyüdükçe ruhumuzun bir kısmını satmak zorunda kalıyoruz. Sırf dünyayla uzlaşabilmek, hayatta kalabilmek için. Bir süre sonra sattığımızın ruhumuz olduğunu anlayacak kadar düşünmüyoruz bile. Çünkü hayat ordan burdan sıkıştırıp, kafamızı başka şeylerle dolduruyor. Unutuyoruz, belki de en çok hatırlamamız gerekn şeyi unutuyoruz.Ciddiyetle ya da huzurla ne gibi bir alakası var bütün bu dediklerimin peki? Oraya geliceğim sonlara doğru.
Lisede yanıma kimseyi yaklaştırmazdım. Duygusal anlamda yani. Birisinin öyle yaklaştığını hissettiğimde geri çekilir, garipleşirdim. Çok ciddiydim. Gülmemek anlamında bir ciddiyet değil bu. Ciddiydim işte. Hayatı geldiği gibi yaşayacak ya da bana nefes aldıracak şeyleri bile en ince ayrıntısına kadar düşünür, suyunu çıkarırdım. Sonrasında bir anlamı kalmazdı zaten. Çoğu şeyi anlamazdım da, aslında hala ne kadar anlıyorum tartışılır tabi; ama o zamanlar daha sert ve daha kendi içime dönüktüm. Zaman geçti, çok şey oldu bitti, ben büyüdüm, üniversiteler kazandım, dersler aldım, arkadaşlar edindim yeni, bazı şeyleri aştım, bazılarını ise bir türlü aşamadım. Ama kör topal bir yerlere geldim. Şimdi geri dönüp baktığımda bir muhasebe yapmam gerekse pişman olduğum şeylerden birisinin sürekli kendimi kendime kapayan, beni içime kitleyen ciddiyetimi kıramamak olduğunu görüyorum. Yeterince cesur olmadığım için, hep düşünüp düşündüklerimle kendimi yiyip bitirdiğim için kendime kızıyorum. Evet dünya sert. Hayat pembe bir hap da değil gerçekten. Ama bu kadar ciddiyete lüzum yok. Hayat bu kadar ciddiye alınacak bir şey değil. Ne bir mantığı ne bir sistemi var çünkü. Telkin yoluyla ilerleyen bir tarafı var yaşamanın. dolayısıyla kendi kendinize bir mantık oturtabiliyorsanız, o zaman kolay ilerlenebilir. Olmuyorsa olmuyordur kardeşim mantığı mesela kimi meselelerle cebelleşmek adına etkili bir mantık. Beni kendime kitleyen bir diğer şey de hep acaba işler iyi gitseydi neler olurdu, nasıl olurdu, neler hisserdim, hayatım nasıl değişirdi gibi sorularla yüzleşip durmam. Duvardan sektirip sektirip kucağıma düşürdüğüm renkli toplar gibiler. Sonra hepsini atıp tutuyorum sırayla. Bazıları elimden kayıp düşse de eğilip alıyorum yeniden, neylersiniz. Hayata mesafe alıp biraz uzaktan bakmayı başarabildiğim zamanlar, görece daha huzurlu bir insan oluyorum. Çünkü hayat günlük mutsuzluklardan çok daha büyük bir şey, bunu görüyorum. Uzaktan bakabildiğimde takıntılarım, sıkıştırıp duran sorularım ciddiyetini yitiriyor. Bu sefer de niye bu kadar abartıyorum, niye bu kadar ciddiye alıyorum diye haykırıp kaçasım geliyor. Ama kaçma isteğini bastırarak savaşabiliyorum bu duyguyla artık. Önceden de dedik ya hayatın bana bir borcu yok ki. Hayatın bana karşı bir tavrı da yok. O yüzden elimde ne varsa hayatım da o zaten.
Yavuz Çetin'den Kimse Bilemez gelsin.
Unutmadan bağlantıyı bir daha kurmalı belki. Hayata karşı çok ciddi olmak, insanı diken üstünde tutuyor işte. Azıcık akışına bırakmak gerek ki zaten hayat bize çaktırmadan kendi akışını dayatıyor da biz anlamıyoruz. Haa ben yapabiliyor muyum, valla şimdilik sadece dedniyorum sevgili blog. Ama o da bir şeydir değil mi?

23 Şubat 2010 Salı

AnkaraAnkara

Rüyamda, daha önce rüyalarımda gitmiş olduğum, Ankara'ya gidiyordum. İşin garibi kimseye ulaşamıyordum. Sanki tek amacım Kızılaymışçasına Kızılay'a varabilmek için büyük emek sarf ediyordum. Aradığım arkadaşlar açmıyor, bir tanesinin numarası "bu numara değişmiş, içinden bir sayı atılmıştır. Lütfen siz de bir sayı atınız."diyordu. Aklıma mükemmel bir fikir gelmişçesine dayımı ararım ben de o zaman diyordum ki işte tam o an dayımların Amerika'da olduğunu hatırlıyordum. Ankara'ya gelmiştim gelmesine de kalacak kimse yoktu cidden. Doğal olarak moralim bozuluyordu tabi. Şu an hiç görüşmediğim, ama bir zamanlar,yani çok eskiden sevdiğim bir arkadaşım olan Bay K'yı bile arıyordum. Onun artık Ankara'da ne işi var bilemiyorum. Rüya içerisinde zaten sorgulamama gerek kalmıyor. Valla onun bir arkadaşında kalıyordum işte. Kızın aydınlık bir evi vardı. Temizlik falan yapıyordu gecenin bir yarısı. Ben öyle takılıyordum.
Garip yahu. Sen Ankaralara git, kalacak konuşacak kimsen olmasın. Kötü hissettim kendimi blog.
Bu arada rüyada, ben önceden bu rüyayı gördüm hissini yaşamak çok garip. Rüyada yaşanan deja vu hissi, gerçek hayatta yaşanan ben bu anı biliyorum, yaşadım hissinden daha bir sarsıcı. Örneğin rüyamda kendimi çaresiz de hissetsem, bir yere geldiğimde "evet, kızılay otobüslerine burdan binecektik işte, geçen sefer geldiğimde burdan binmiştim."demek ve rüya gördüğünü bilerek demek bunu-bu da nesi dedirtiyor insana. Ama öyle işte, insan beynii müthiş bir şey canım.
Ben sonra yine uyudum tabi, kaç posta oldu bilmiyorum. Bu sefer de diş tellerimi gördüm. Yahu ben bunlardan kurtulmamış mıydım deyip durdum kendime bütün rüya boyunca, sonra onları dişlerimle kemirip durdum. Sonra da çıkardım işte. Birbuçuk sene nasıl takmışım tel, bilemedim. Kendimi tebrik ettim bunun için rüyamda.
Rüyalar garip, çok garip. Sürekli stresli rüyalar görmemi ayrı bir yere koyarak düşünüyorum da cidden hiç beklemediğim yerlerden soran hocalar gibi rüyalarım. Görmeyi beklemediğim insanlar değil rüyamdakiler, ama benim onlara karşı tavrım ve onların bana karşı tavrı garip olan. Hep bir kaçma durumu var, kaçma durumu olmadığı zaman da garip bir tekrar hissi, labirentte kaybolup çıkışı bulamama durumu var. Bunlar benim en çok rastladığım rüyalar. Vakit bolken bile yapmam gereken şeyi yetiştiremem, gitmem gereken yere giyinip de yetişemem ya da farklı bir çeşitleme olarak bir yere gittiğimde ya da bir şey yaptığımda her şey birdenbire anlamsızlaşıverir. Rüyalar gerçek yaşamın bir çeşit uzantısı sonuçta. Hiçbir şeye inanmazlığım rüyalarımda da bariz bir biçimde kendini belli ediyor. Bir şeyleri anlatan önemli bir semptom, ama şu an vitesi boşa aldım. Bekliyorum, bu sefer beklemek benim seçimim. Bekledikçe içimdeki bir şeyler geri çekiliyor ve ben kalanları gidenleri daha iyi görüp, anlamlandırabiliyorum. Evet kolay öğrenmiyorum, ama anlıyorum.
Kendimle iyi geçindiğimi zamanları özlüyorum.

20 Şubat 2010 Cumartesi

i remember december.

Ben beklerken zaman geçiyor. Günler yavaş yavaş geçerken, geceler daha uzun sürüyor. Bu ara hem gündüzler, hem de geceler çabuk geçiyor. Geçip giden hayatım aslında ama şimdilik günler ve aylar diye adlandırmayı seçelim. Düşünmek, enine bonuna düşünmek, beni korkutuyor artık. Bu konuda eskisi kadar cesur ve atılgan değilim. Uçurum var bir yerlerde. Gereğinden fazla koşarsam vakitsiz gelip dayanmış olacğım o uçurumun dibine. Sonra hep orada beklemem gerekecek. neyse ki düşünemiyorum zaten.
Elimde değil. zihnimin mutlu olmak için işlemesi lazım değil mi? ama öyle işlemiyor işte. huzur bulamıyorum. yanlış yerde, yanlış şeylerde arıyorum belki. Her ne kadar kendimle de çevremle de anlamsız bir anlaşmazlık içinde olsam da kimi zaman boyun eğiyorum isteklerime. Her neyse. Fark etmez zaten artık.
Çocukluğumdan beri kendimi zorladıkça daha çok zorlamayı seçer oldum. Kolaylaşmadı. Kolaylaşmamalı belki, tamam. öyle bir arzum yok. Bir şeyler için uğraştım hep, bir çıkış umarak. İleride, gelecekte, şurda burda diyerek kendimi oyaladım. Şimdi o gelecek umutlarının, ertelemelerin beni hiçbir yere götürmediğini görüyorum. aynı laflar değil mi canım hep? olsun, kim var ki başka. aynı sözcüklerle de olsa, aynı cümleleri de kursam, dönüp dolaşıp hep buraya da yazsam olsun. En azından geri dönüp arada kendim okuyorum. O da bir şeydir.
gereğinden fazla bir ciddiyet bu. Gerek hayata gerek insanlara gerekse kafamdan geçen her şeye gereğinden fazla ciddi yaklaşıyorum. Halbuki huzur ciddiyetle gelmez. Sanki ben bilmiyorum. Keşke farkında olmasam hiçbir şeyin de öyle sürüp gitse bütün bu saçmalık. Farkındayım ve yine de sürüp gidiyor. öyleyse şikayet etme.
Six feet under izlemeye başladım. Bugün bıraktım aslında. Üçüncü sezona gelmiştim. Onu da gereğinden fazla hızlı ve ciddi bir biçimde izleyince içime sızdı. İngilizcem değişti. Kafam zaten karmakarışık. Şimdi tamamen ölüm düşünceleri kapladı zihnimi. Ölümün rastgeleliği canımı yakıyor.Hayatın acımasızlığı ve rastgeleliği var bir de. Yaptığımız seçimler için kıçımızı yırtıyoruz, hayatımızı çizelim, ipleri elimize alalım diye çıldırıyoruz resmen. Hayatın da kendine göre bir dinamiği var. Buna iizin vermiyor ki. Vermesini bekleyerek biz hatalı davranmıyor muyuz? Dün de böyleydi, bugün de böyle hala bir şeyler istediğimde tam olarak neden istediğimi bilmiyorum. Bir şeyleri hayatımdan çıkardığımda, bitirdiğim de hala net cümleler kuramıyorum. Oysa seneler oluyor .ben bu muhabbetleri kimlerle yaptım da hayatımdan kaç kişi çıktı gitti. Ben öğrendim sandıkça öğrenemediğini anlayanlardanım. Hayatın bana bir borcu varmış gibi davranmakta ısrar ediyorum. Oysa olup olacak olan bu. Hayatın bana borcu falan yok. Hayatın bana karşı bir tavrr yok ki borcu olsun. Ben kendimi böyle yaşamaya o kadar alıştırmışım ki hayatıma giren her insana ya da şeye gizliden gizliye hayatımın borcunu bana ödeyecek şeymiş muamelesi yapıyorum.
Bu kez yokum ama. bu sefer biliyorum. öğrendim demiyorum bak, çünkü öğrenmedim, anladım.

14 Şubat 2010 Pazar

Hoşgörüymüş, umutmuş. bunları geçelim burcucum. Stres yapmadan okuldan taksim'e gidemezsin sen. Kimi kandırıyorsun ki? bıkmaklı cümlelerinin içinde boğul e mi. Kıçının üstünde oturup, zamanın geçmesini, eskimesini bekle. seni sevmiyorum. sevmiyorum.sevmiyorum.sevmiyorum.sevmiyorum.
hayır, hayır, hayır, bilmem kaç derece ateşle de yatıyor olsam sayıklama değil bunlar. Değil, değil işte, değil.
uyuyup uyanıcam, tekrar uyumak için.

10 Şubat 2010 Çarşamba

hell yea.

Ben hep söyleyemediklerimin, bir türlü yazamadıklarımın, yapmak isteyip de yapamadıklarımın esiri mi olacağım?Çok konuşmaktan ve boş konuşmaktan zaman zaman hiçbir şeye yer kalmıyor. Burada pek çok kez açık ettiğim zayıf noktalarımdan tekrar bahsetme niyetinde değilim. Bildiğim şeylerden birisi hayatı gereğinden fazla ciddiye alıyorum. Bu sefer hiçbir şey yapamıyorum, çok yaralanıyorum, çok büyütüyorum basit, sıradan şeyleri. Kelebek ruhu yok bende belki, evet. Çiçekten çiçeğe konmak falan...
Hayatı fazla ciddiye alıyorum. Ben ciddiye aldıkça o kendini geri çekiyor, uzun süredir farkındayım. Resmen kaçıyor benden. Yapmak istediğim, yazmak istediğim, söylemek istediğim her şey anlamlı; ama daha başlamadan tükettiğim için her şeyi "elde var sıfıra" yakın bir durum çıkıyor ortaya. Günü yaşacılık şu bu değil benim derdim. Ama bir şeyleri kırıp döküp yapmayı öğrenmem gerek. Hata yapıyorum, hatalarıma tahammül edemiyorum. Ne kadar küstahça ve saçma. Başkalarına karşı oldukça yüksek olan tolerans katsayım kendime gelince inanılmaz düşüyor. Bu da son derece bencilce ve riyakarca bir durum esasında. kendime karşı hoşgörü...bütün mesele bu sanırım.
Didaktik yazma şeklimi yerim. öyle yani blog, böyle şeyler. Hayattan "incelikle" damıtılmış farkındalıklar falan da derim ben şimdi. tam da iclal aydın, tuna kiremitçi kıvamında bir yazı olsun. neden olmasın. Yaza yaza onlardan kurtulmayı öğrenicez.
hell yea!

9 Şubat 2010 Salı

sevgili blog

Yahu hayat hakkaten çok hızlı geçiyor. Canımı sıkıyor bu durum. yirmili yaşlara geldim ulan. bundan sonrası bayır yukarı.

Bir de tabi resmen memur oldum, bir yandan vicdanım rahat oh ne güzel falan; ama öte yandan tatil denen şey neye tekabül ediyor unuttum. Daha da uzun süre pek hatırlayabileceğe benzemiyorum.

Buraya derinlikli analizler neyin yazmak isterdim; ama olmuyor sayın blog olmuyor. kafacık çalışmıyor. Erkenden uyanıyorum, düşün ben yani. Braksan 3'e kadar uyuyan ben, sabahın köründe kalkıp akşam 6'da işten çıkıyorum. Yol şu bu derken zaten yurda varmam 7'yi geçiyor. Haftasonu desen,hiç deme. Sus...

İstediğim bir şeylerle uğraşıyorum, şikayetçi değilim. Hayatımda çok nadir olarak şikayet etmediğim şeylerden biriyle karşı karşıyasın, ee dolayısıyla heyecanlısın, evvet ! Aama yoruluyorum, sigara dumanı başımı zonklatıyor, yurda gidince başka şey yapıcak gücüm, enerjim pek kalmıyor ki yurttan da sıkılmadım desem yalan olur. Ama öyle veya böyle, her sabah yataktan kalkacak gücü bulduğum müddetçe, bir şeylerin iyi gittiğini düşünmeye devam edeceğim.

26 Ocak 2010 Salı

Mayın Tarlası

Dünyanın en ezik oyunu olabilir. Saçma ve anlamsız da olabilir; lakin bunların hiçbiri benim saatlerce mayın tarlası oynamama engel değil, olamaz da. şöyle bir düşünüyorum da ilk ne zaman başladı diye, garip bir öyküsü var bu mayın tarlası olayının bende. yani garip felan değil tabi; ama hayattaki diğer şeylere çok benziyor.ilk başta öylesine, yapacak hiçbir şey bulamadığım için bari mayın patlatiyim üleyn şeklinde oynadığım oyun, zamanla derslerden, insanlardan, düşüncelerimden kaçmak için bir sığınak haline geldi. Resmen oyunu oynarken hiçbir şey düşünmüyorum, tek tasam yahu bitiriyim artık şunu be gibi düşüncelerden ibaret. her seferinde bitiricem, bitirebilirim ya da baktım gördüm ki bitirilecek gibi değil bari kendimi aşıyım gibi garip düşüncelerle oynuyorum. Öyle veya böyle oynayıp duruyorum işte. Yapaylıkta ve zaman öldürmekte sınır tanımıyorum.
Ama ben derim ki mayın tarlasını çok da hafife almayınız. Gerçek hayata teğet geçtiği bir sürü yer var. Bunlar benim zorlama çıkarımlarım olabilir tabi, ama yine de çıkarım çıkarımdır. Mesela;
1. Rastgele oynamak istediğinizde başarı şansınız sıfırdır. Hiçbir şekilde çeşitli yerlere serpilmiş o mayınlarla başa çıkma şansınız yoktur. Bu yüzden her ne kadar kimi zaman rastgele seçimler yapmanız gerekse de genel olarak önceki seçimlerinizi göz önünde bulundurarak ilerlemeniz gerekir. Aynı hayat gibi. Rastgelelik insanı pek bir yere götürmüyor ne yazık ki.
2. Kenarlarda, köşelerde çok dolaşma. şansını çok zorlama. içten içe bir mayına basacağını bile bile gidip de belki bu sefer mayın çıkmaz deyip basıverme oraya. Güm !! bir oyunun daha sonuna geldik. Tabi tekrar başlama şansınız sonsuz, ama aynı hataları yapmaya devam ettiğiniz sürece başarısız olma şansınız da sonsuz. Yine, aynı hayat gibi geyiğini yapıyorum, hazır olun. Hayatta da aynen böyle işliyor mantık. Her ne kadar genellikle yaşananlardan ağzınızın payını almış olsanız da ,ya bu sefer öyle olmazsa deyip her seferinde yok efenim yeni ümitlermiş, yeni bilmem nelermiş yaratır durursunuz. E tabi demiyorum ki ümit etmeden yaşayın. Ben diyorum ki azıcık farkında olun be kardeşim, bak gördün, biliyorsun göz göre göre de yapılmaz ki. Yani en azından kendime diyorum. Baktığın yeri gör kızım, tek istediğim bu senden.
3. Şimdi mayın tarlası oynarken her ne kadar her şeyi belli bir mantıkla oynamaya çalışsanız da, o da yetmiyor ki. Şans faktörü denen bir şey var. Bu mayın nerden çıkar, sağ mı sol mu insanın içine doğmuyor ki. İçine doğduğunda da bu tamamen şansa oluyor, başka bir şey değil. Hayatta da böyle bu. Tırmala dur istediğin kadar, insanın azcık da şansı olcak. Bu da beni hayat bana şans vermiyor ki ulan adlı önceden sıkça bahsi geçen argümanıma getiriyor. Eee tabi ki uğraşıp didincez, ama biraz şansımız olsa fena mı olur. Mayınlara basmaktan gına geldi içime, o kadar diyim.
4. Mayın tarlası bir zeka oyunu değil, ee tabi aptal olmamak her şeyde olduğu gibi bunda da şart. Amma velakin cin olmanıza felan gerek yok. Bildiğin mal bir biçimde mayın bulmamaya çalışıyorsun falan. Sabırlı mıyım peki? eh kendime göre benim de bir sabır sınırım, sabır taşım var. Ama bu oyunu oynarken sabır denemesi falan değil amacım. Bir öylesinelik var, düşünmemezlikten gelme durumu var. oynuyorsam, oynuyorumdur. İlla bir amacı mı olması gerekli gibi bir üste çıkma durumu var. Valla hayat da pek öyle mantığa şuna buna gelmiyor aslında. içine bir yere sıkışan duygular var ya sürekli dır dır, mır mır sonunda çaat, istediklerini yapıyorsun mecburen. Sen yapmadığını sanıyorsun, ama aslında yapıyorsun. Zaten en zekice tarafı da burası. Öylesinelik desen ohhoo diyorum gayet amiyane bir biçimde. Yaptıklarımızın ne kadarını istediğimiz için, ne kadarını zorunluluktan, ne kadarını bir duygunun peşinden gitmek için yapıyoruz ben bir türlü bilemiyorum açıkçası. Ha bilmeme gerek var mı? Yok tabi.
5. Önceki dört maddenin birbiriyle çelişen yerleri yok değil mi, ee var tabi. Hayat da zaten bir kocaman çelişki deyip noktalayabilirdim bu yazıyı. Heyhat ki ben devam ediciim. İçinden geleni yaparsın olmaz, planlarsın olmaz, sabırlı davranır beklersin olmaz, sabırsız davranır koşiyim yürümek de neymiş ki dersin olmaz, ümit eder inanır "bu sefer öyle olmayacak, tııı biliyorum ben içimde iyi hisler var" felan dersin yine olmaz, ee ümit etmeden zaten hiç ama hiç olmaz. Hah dersin denge lazım. Azıcık şundan, azıcık bundan aliyim. Oh bak şimdi hayatım ne güzel olcak. Ben hem mantıklı hem de duygularını göz ardı etmeyen bir insanım, öyle oliciim dersin.. Bu da ayrı bir masal işte. Çok mantıklı insanları oldum olası sevmedim, hahh kendim neyim sanki bilemiyorum ama çok da robot diilimdir hani, neyse. Eee über-eğlenceli şu bu bilmem ne insanları da anlamıyorum. Eğlenmekle de hayat geçmez gibime geliyor. Eğlenirken bir şeyler yapsak fena olmaz mı insanıyım biraz. Eh ama sen de diyebilirsiniz şu noktada. Ee derseniz deyin napiyim yani. Ben her gün neler neler diyorum, ohohh...İşin sorunlu kısmı ben o süper dengeyi sağlamış insanlara daha bir anormal insan gözüyle bakıyorum. Bir bakıyorsun mutlu, huzurlu, sosyal, sorumluluk sahibi, dersleri iyi, böyle geleceğini felan da planlamış, gerekli adımları gerektiği zamanlarda güzel güzel atıyor. böyle insanlar var gerçekten. Bunlar bir de güzel/yakışıklı, sevgilileri falan da var, kültürlüler de . İnanın nerden saldıracağımı bilemiyorum, anlamışsınızdır beni umarım. Ne olsam, ne yapsam bilemedim işte ben de. Oturdum bunu yazdım.
Sanırım altın denge insanıysanız benle bir daha da olsa konuşmazsanız. ama heyhat ben yazdım işte.

14 Ocak 2010 Perşembe

trouble evey day' and night

yılan kuyruğunu vurup durdu içinde bulunduğu kapta. Upuzun bir yılandı, çok inceydi. Derisi pul puldu, sertti. Çığlık attım mı atmadım mı kestiremiyorum tam. Ama içimde bir yer bağırıp durdu yılan ikinci kez karşıma çıkınca. İlk seferinde de aynı kadın, aynı kurnaz gülüşle bir şey göstereceğim sana demişti. Bu sefer yılanı dışarı çıkarmıştı. O, hiç korkmuyordu. Ben korkudan daha ötede bir yerdeydim. Kaskatı bir şekilde durup bekliyordum. Ama yılanı benim için getirmemişti. başkasına karşı yapacağı bir sürprizin! parçası olarak getirmişti. Bana niye gösterdi öyleyse? Ben yine parçası olmak zorundaydım bu türden sinir bozucu oyunların? Rüyalarda isyan edemezsiniz değil mi? İsyan ettiğinizde rüya olduğunu anlayıp kendinize gelirsiniz ya da. Ama gerçeklik ve rüya arasında çok kırılgan bir denge var. Rüyalarınızda belli bir sınırı aşıp o kırılgan dengeyi zedelemediğiniz sürece bütün gerçekçiliğiyle en can yakan rüyaları görebilirsiniz.
Bilinçaltımda biriktirdiğim bütün çer çöp, rüyalarımda karşıma çıkıp, hadi bakalım uğraş bizimle diyorlar. Köpeklerle dolu bir yol, nerdeyse kimse yok. Korkuyorum, çok yorgunum. Saatlerdir, kaçıyorum. Ama birinin peşine takılıp bir yol seçiyorum. Sarışın bir adam. Belki İngilizdir. O an bütün stres, bütün korkular, bütün intihar tasarılarım kayboluyor. Yüzümüze vuran güneşte rahatlatıcı bir şey var. gözüme girip çıkan o parıltıda dünyayı güzelleştiren bir şey var.İntiharı unutuyorum o an, dünya ne olursa olsun güzel diyorum. Sonra o kayboluyor. başka birine dönüşüyor. Güneş kayboluyor. Akşam çöküyor, sokaklar ıssızlaşıyor. Yine kaçmam, içimdeki sıkıntıyı da kendimle birlikte sürüklemem gerekiyor.
Sorun şu ki uyumaktan korkar oldum. Rüya görmekten ürküyorum. Verdikleri o rahatsız his kolay kolay geçmiyor, üstelik bu sefer sadece yarattıkları hissi değil rüyaları da hatırlıyorum. Hyatımda en gördüğüm en büyük bez afişlerden biri. Devasa bir caddede yine bir yere yetişmeye çalışarak yürüyorum. O devasa caddeye, o devasa bez afişi asacaklar birazdan, ister istemez seyrediyorum. O kadar kocaman ve ağır ki bez. üstünde bir sürü yazı, bir sürü renk var. Merak ediyorum ne yazdığını. Yürüme hızımı yavaşlatıyorum. bezi silkeliyorlar ve kocaman caddenin iki yakasını birleştirecek biçimde iki uç tarafından da çekiyorlar. O an kötü bir şey olacağını anlıyorum, ama önce yaızları okuyorum. Deterjan ya da yine böyle saçma bir şeyin reklamı. Onlar bezi silkeler silkelemez havayı bir madde kaplıyor. gökyüzü onunla doluyor. Renksiz bir madde aslında, ama varlığını havanın ağırlığında hissetmek mümkün. Ciğerlerim havasız kalıyor. Öyle korkuyorum ki. Koşmaya çalışıyorum. ağzımı sımsıkı kapatıp, kendimi o maddeden koruma çabasıyla koşuyorum. Niye kimse yok? Hiçbir yerde kimse yok. Bu bir felaket senaryosu ise eğer bir sürü insanın da benimle beraber kaçması, gerekirse ölmesi lazım.

rüya görmeden uyumak istiyorum. baş ağrısıyla uyanmak istemiyorum. hep uyumak, hep uyumak istiyorum...

13 Ocak 2010 Çarşamba

göz

Gözlüklerini çıkardı, bir kenara koydu. Yorgun gözlerini önce odada dolaştırdı tembelce, isteksizce...yeni bir şey, hani hep "yeni"... neyse. gözlerini ekrana dikti sonra. yeni bir şey? parmak uçlarında harfler. kararsızca, umutsuzca parmak uçlarına dokunup dokunup kaçtı her biri. Yarı açık camdan rüzgarın soğuğunu hissetti sırtında. kendi sırtını sıvazlamak...istedi, evet. onun yerine yüzünü ellerinin arasına aldı yine. gittikçe küçülen yüzünde sadece gözlerini hissedebiliyordu. acıtan iki yara gibi. Bakabileceği her yere baktı. Aynaya, gökyüzüne, duvarlara, ağaçlara, bağırıp çağıran çocukların ayakkabılarına, karşı apartmanın perdesiz odalarına, ışıklara,karanlığa, kendi içine. aradığı şeyi hiçbir yerde bulamadı.
Son zamanlarda nereye giderse gitsin gözleri bir arayış içindeydi. Aradığı her neyse onu kaçırmamak için bütün gücüyle gözlerini etrafa saçtı durdu. İnsan yüzleri biriktikçe, insan yüzleri gözlerinin önünden defalarca geçtikçe belki de hiç göremeyeceğim bir şeyi arıyorum diye düşünmeye başladı. İnsanların yüzlerine bir anlam atfetmek, o anlama tutunmak saçma dedi. Gece hep yıldızlara baktı. Bulutlu, karanlık gecelerde balkona çıkıp gökyüzüyle beraber soğuğa baktı. Öyle çok baktı, öyle çok yordu ki gözlerini; artık dışarı çıktığında gözlüklerini takmaz oldu. Bulanık görmek işine geliyordu. Hayal kurmasını, umut etmesini engellemiş oluyordu böylece.
Bunlar küçük hikayeler, dedi kendine. Dedikten sonra bir iç geçirip gayri ihtiyari yine odayı süzmeye başladı. Duvarlara nüfuz etti bakışı. kabul etmek zorundaydı işte. Yok yok yok yok. aradığım şey yok. yok işte. yok. Anla artık. anla...
kabullenmek en zoru diye fısıldadı bu sefer bir ses. Duyuların yetmez. görmek yetmez. duymak yetmez. içinde bir şeyleri kırmadan, dökmeden, gürültü koparmadan hiçbir şey değişmez dedi. Her gün duyduğum o milyonlarca sesten de bıktım dedi kız. Bahçede oynayan çocuk seslerinden, araba alarmlarından, kamyonlardan, okul zillerinden, milli marşlardan, bilgisayarın vızıldayan sesinden, anonslardan...yatağıma, rüyama sızan seslerden de görüntülerden de çekip alsam kendimi...dedi kız. usulca, sessizce. kimse duymadı. O kadar çok ses vardı ki. kimse duymadı. iyi ki kimse duymadı dedi. dudakları bile kıpırdamadı.

Ben dedi, ah ben, ben güzel şeyler, anlamlı şeyler istiyorum. Ben var ya ben, ben değişmek, iyileşmek istiyorum. ben ah ben ben ben kaçmak istiyorum dedi ağlayarak. sırtını döndü. bakışlarını kaçırdı. bana hiçbir şey yetmiyor, biliyor musun dedi aynadaki kıza. aynadaki kız başını salladı. Derin o kadar saydam ki içini görebiliyorum. Pek bir şey kalmamış dedi. Damarlarımı peki dedi kız, damarlarımı güzel buluyor musun?

10 Ocak 2010 Pazar

Until the Morning Comes

hele bugün bir geçsin, yarın da geçer elbet. Eee yarın geçerse öteki gün zaten geçer. Böyle haftaları, ayları hatta azcık kassam yılları bile geçiririm. Uncomfortably numb. bir de comfortably numb olsam, her şey daha kolay olcak. değilim tabi.hiç olmadım ki.
hayatımın hiç bir evresinde bu kadar hırpalandığımı ve törpülendiğimi hissetmedim. Her şey üst üstüme geliyor, bir türlü kaçamıyorum. Kendimi bir şeylere adamaktan ödüm kopuyor. Adayamam ki zaten. Gücüm yok. kolalanmış dantel gibiyim. Kaskatı, çok ütülenmişim belli.
nasıl oldu da bu kadar duyarsızlaştım, katılaştım ben de bilmiyorum. Evet, hep bir şeyler vardı ama idare ediyorduk bir şekilde alter egolar falan. Noldu da bu kadar çıplaklaştı iç dünyam, önceki senelerden ve günlerden farklı ne oldu da birden tokat yemeye başladım kendimden?
niye soruyorum ki, sanki bir şeyleri değiştirebilecekmişim gibi. kabullenmeye başladım da ondan oluyor bütün bunlar, ben biliyorum içten içe.
doğru düzgün, elle tutulur yüzüne bakılır beklentim kalmadı. Günü geçiştirelim sabaha kadar yeter. gecelik hikayeler yazıyorum, sonra uyurken siliyorum kafamdan onları. böylece ertesi güne "yepyeni" bir ben olarak uyanıp beklentisiz bir biçimde hayatıma devam ediyorum. Tabi keşke bu kadar düzgün işleseydi bu mekanizma. Hayat istisnalardan ve eksikliklerden ibaret. ya da benim hayatım diyelim. tıkır tıkır işleyen hayatlar da biliyoruz, hiç bahsini açmayalım. Bu konuşma şekli de sıktı artık. neyim sanki, rahat batıyor işte. Varoluşsal problemlerle boğuşup durmaktan gözümü bile açamıyorum. Açmiyim zaten ne fark eder.
Ne fark eder ne fark eder. en sevdiğim ifade biçimi. ama yine de didinip duruyorum. her an ağlayabilecek, her an bir şeyleri lanetleyecek konumda olmamın dışında her şey hep aynı. hep aynı hep aynı. Rahatsız edici derecede tanıdık, bıktırıcı derecede aynı işte. İçimde koca bir canavar var. tüylerini okşuyorum arada. arkadaş oluruz belki de rahatlarım biraz.