"Perhaps you can write to me."
My self-possession flares up for a second;
This is as I had reckoned."
I have been wondering frequently of late
(But our beginnings never know our ends!)
Why we have not developed into friends."
I feel like one who smiles, and turning shall remark,
Suddenly, his expression in a glass.
My self-possession gutters: we are really in the dark.
T.S. Eliot
17 Aralık 2009 Perşembe
6 Aralık 2009 Pazar
İçimdeki şeytanlarla savaşmak için, yaşamak için yazmak...
rahat bir varoluş biçimi değil, nerden bilebilirim ki.
kendimi kaybetmeye ilk defa bu kadar yakınım, yazmaya da ilk defa hem bu kadar yakın hem de uzak.
Düşünmekten bile çekindiğim şeylerin tutmuş planlarını yapıyorum.başka alternatifim yok.Bu bir lanetse bile, mutluyum lanetli olmaktan.Nasıl olsa hiçbir zaman değişmeyecek bu yanım.
Sadece bu sarmal ayakta tutuyor beni. Niye ayakta tutuyor nasıl tutuyor bilmiyorum. Ama okumak ve becerebildiğimde yazmak. ikisi arasında bir sarkaç olmak.Sadece bu. başka hiçbir şey yok.
kelimelerimin sınırları içinde başkalarından farklı bir dil geliştirmek istiyorum artık. Aynı dili eritmesin yazılarım.
bıktım.
kelimelerin gösterebildiğinden, anlatabildiğinden, anlatabileceğinden kat be kat fazla bıktım.
hadi bakalım.
tamir et şu gülümsemeyi dostum !
rahat bir varoluş biçimi değil, nerden bilebilirim ki.
kendimi kaybetmeye ilk defa bu kadar yakınım, yazmaya da ilk defa hem bu kadar yakın hem de uzak.
Düşünmekten bile çekindiğim şeylerin tutmuş planlarını yapıyorum.başka alternatifim yok.Bu bir lanetse bile, mutluyum lanetli olmaktan.Nasıl olsa hiçbir zaman değişmeyecek bu yanım.
Sadece bu sarmal ayakta tutuyor beni. Niye ayakta tutuyor nasıl tutuyor bilmiyorum. Ama okumak ve becerebildiğimde yazmak. ikisi arasında bir sarkaç olmak.Sadece bu. başka hiçbir şey yok.
kelimelerimin sınırları içinde başkalarından farklı bir dil geliştirmek istiyorum artık. Aynı dili eritmesin yazılarım.
bıktım.
kelimelerin gösterebildiğinden, anlatabildiğinden, anlatabileceğinden kat be kat fazla bıktım.
hadi bakalım.
tamir et şu gülümsemeyi dostum !
1 Aralık 2009 Salı
kendime verdiğim sözleri tutamıyorum. Niye tutamıyorum? çünkü beklentilerimin beni boğmasını engelleyemiyorum.
adım atma adına kendime anlattığım hikayeler boşmuş. her zaman adım atmak gerekmiyor. Bilmiyorum, o en yukarıdaki rafa uzanamıyorum. Ne olup bitiyor görmek istemiyorum, bilmek istemiyorum.
kendimi pamuklara sarıp uyusam. hiçbir şey duymasam, hiçbir şey bilmesem.
ellerim kanayana kadar yazmak istiyorum. ne yazdığımın bir önemi yok. Yazma fikri sadece...
Pink Floyd'un bir şarkısında geçer. Aşk mıydı yoksa sadece aşık olma fikri miydi sevdiğimiz, benimki de o hesap.
İçimde sustum, diye yazmış biri. Ben içimde susamıyorum. çatlak sesler, boğuk çığlıklar, pink floyd şarkıları, söylediklerim, kelimelerim, hissettiklerim...
kusmak istiyorum. bütün bunları kusup her şeyden kurtulmak istiyorum.
adım atma adına kendime anlattığım hikayeler boşmuş. her zaman adım atmak gerekmiyor. Bilmiyorum, o en yukarıdaki rafa uzanamıyorum. Ne olup bitiyor görmek istemiyorum, bilmek istemiyorum.
kendimi pamuklara sarıp uyusam. hiçbir şey duymasam, hiçbir şey bilmesem.
ellerim kanayana kadar yazmak istiyorum. ne yazdığımın bir önemi yok. Yazma fikri sadece...
Pink Floyd'un bir şarkısında geçer. Aşk mıydı yoksa sadece aşık olma fikri miydi sevdiğimiz, benimki de o hesap.
İçimde sustum, diye yazmış biri. Ben içimde susamıyorum. çatlak sesler, boğuk çığlıklar, pink floyd şarkıları, söylediklerim, kelimelerim, hissettiklerim...
kusmak istiyorum. bütün bunları kusup her şeyden kurtulmak istiyorum.
29 Kasım 2009 Pazar
Pink Floyd-Gecenin bir yarısı
Roger Waters'ın sesi beni yatıştırsın bakalım. Gilmour'un soloları zihnimde asılı kalsın. Bütün yaşadıklarım, yaşamadıklarım birer Pink Floyd şarkısı olsunlar. Sözlerini ezberleyip doya doya söyleyebileyim her birini.
Susuzluk bu. İçimde bir damla sıvı kalmamış gibi hissediyorum. Kupkuru oldum, kaskatı. Yağmurda iliğinize kadar ıslanırsınız ya, sonra kıyafetlerinizi kaloriferin üstüne veya sıcak bir yere bırakırsınız. Bir garip olurlar hani, kaskatı, sert...Bir garip kokarlar üstelik. Tam anlamıyla öyleyim işte. İçimde bir yerde büyük bir çölleşme var. erozyon resimleri gibi, çatlak çatlak...
sözcükler de geri çekiliyorlar yavaş yavaş. Yetmiyorlar. Kafamdaki susuzluk, erozyon, patlama sözcüklere dökülemiyor. Zorluyorum kendimi. Sadece bir şeyler yazarak aşabilirim bu durumu. Sadece yazarak. Konuşmak, kelimeleri sese bulamak çözüm olmuyor. İçim yatışmıyor. Hangi fırtınanın habercisi bu geveze susuş, yer yer neşeye yer yer gündelik hayata yer yer de içimdeki tuzaklara bürünmüş bu susuş? Pink Floyd şarkılarından öğrendiğim bir şey var, waiting for someone or something to show you the way.Hiç kimse yok, hiçbir şey yok. Bir bakmışım günler de yıllar da geçmiş, beklemekle kalmışım. Çok hızlı her şey, öyle hızlı ki...bu sözcükler önceden de bu renge bulandı. Ertelemek, beklemek yok dendi onlarla. Ben bu sözcüklerle çok cümle kurdum, çok cümle bozdum. Ama insanın derininde bir yerde hep bir bekleme içgüdüsü var "bekleyen". Beklemekli bir özne olmaktan sıkılan öznenin ne kadar çırpınsa da beklemekten vazgeçemediği, köşeden dönüp nanik yapan beklentileri. Bir zihnin beklemekli çırpınışları.
Öğrendim artık. ne yaparsam yapayım, kendime ne telkin edersem ediyim hiçbir zaman beklentilerimden sıyrılmayı başaramayacağım. İnsanım çünkü. Çünkü ister istemez içimde iyi bir şeylerin olacağına dair bir umut var. Bunu yok edemem. Ama umutlar ve beklentiler de renk renk, çeşit çeşit, boy boy. En gözalıcı renklere değil, en sevdiğim renklere de değil; artık hayatta kalmamı sağlayan ortalama boy, ekonomik, mümkünse şeffaf umut ve beklentilere yöneliyorum. Evet, amaç kendimi korumak. Pamuğa sarmak olası olsaydı onu da yapardım ya abartmaya gerek yok.
Susuzluk bu. İçimde bir damla sıvı kalmamış gibi hissediyorum. Kupkuru oldum, kaskatı. Yağmurda iliğinize kadar ıslanırsınız ya, sonra kıyafetlerinizi kaloriferin üstüne veya sıcak bir yere bırakırsınız. Bir garip olurlar hani, kaskatı, sert...Bir garip kokarlar üstelik. Tam anlamıyla öyleyim işte. İçimde bir yerde büyük bir çölleşme var. erozyon resimleri gibi, çatlak çatlak...
sözcükler de geri çekiliyorlar yavaş yavaş. Yetmiyorlar. Kafamdaki susuzluk, erozyon, patlama sözcüklere dökülemiyor. Zorluyorum kendimi. Sadece bir şeyler yazarak aşabilirim bu durumu. Sadece yazarak. Konuşmak, kelimeleri sese bulamak çözüm olmuyor. İçim yatışmıyor. Hangi fırtınanın habercisi bu geveze susuş, yer yer neşeye yer yer gündelik hayata yer yer de içimdeki tuzaklara bürünmüş bu susuş? Pink Floyd şarkılarından öğrendiğim bir şey var, waiting for someone or something to show you the way.Hiç kimse yok, hiçbir şey yok. Bir bakmışım günler de yıllar da geçmiş, beklemekle kalmışım. Çok hızlı her şey, öyle hızlı ki...bu sözcükler önceden de bu renge bulandı. Ertelemek, beklemek yok dendi onlarla. Ben bu sözcüklerle çok cümle kurdum, çok cümle bozdum. Ama insanın derininde bir yerde hep bir bekleme içgüdüsü var "bekleyen". Beklemekli bir özne olmaktan sıkılan öznenin ne kadar çırpınsa da beklemekten vazgeçemediği, köşeden dönüp nanik yapan beklentileri. Bir zihnin beklemekli çırpınışları.
Öğrendim artık. ne yaparsam yapayım, kendime ne telkin edersem ediyim hiçbir zaman beklentilerimden sıyrılmayı başaramayacağım. İnsanım çünkü. Çünkü ister istemez içimde iyi bir şeylerin olacağına dair bir umut var. Bunu yok edemem. Ama umutlar ve beklentiler de renk renk, çeşit çeşit, boy boy. En gözalıcı renklere değil, en sevdiğim renklere de değil; artık hayatta kalmamı sağlayan ortalama boy, ekonomik, mümkünse şeffaf umut ve beklentilere yöneliyorum. Evet, amaç kendimi korumak. Pamuğa sarmak olası olsaydı onu da yapardım ya abartmaya gerek yok.
24 Kasım 2009 Salı
Explosions in my "mind"-2
Kafamın içindeki patlamalar durmuyor. Her şey yerle bir oldu. Kurudum, katılaştım ve sustum. her şeyin gelip de buraya dayanması...susarak sindirmek, susarak sindirilmek. Ama bu benim seçimim. Susmak benim seçimim. Kelime enflasyonu var zaten, bir parçası olmak istemiyorum bu yapay kelime piyasasının. Korkaklık değil bu, korkacak ne kaldı. Yaşamadığım bir sürü şey, belki başıma gelse biri korkarım hemen. Ama yaşadıklarımdan, gördüklerimden, hissettiklerimden korkacak hiçbir şey kalmadı. Mide bulantısı sadece...kusma, kaçma, görmeme isteği. Çocukken annem her gece ballı süt içirirdi bana. Bir keresinde yalvarmıştım, annecim nolur içmiyim, midem bulanıyor demiştim. Öyle net hatırlıyorum ki...annem her zamanki isteksizliğim sanmıştı. öyle ya ben her gece süt içmek istemediğimi söylerdim anneme. zorladı annem tabi. İçeceksin dedi. İçtim ben de. Ne olacağını bilerek, ne söylediğimi bilerek diktim sütü. Yarıladıktan sonra bütün odaya kustum. Annemle babam kavga ettiler. Midemin bulantısıyla orda dikildim durdum. Hayatım sürekli şikayet etmekle geçtiği için kelimelerim artık hissettiklerimi karşılayamıyor, o yükün altına giremiyor. Amacım kimseyi bu sefer gerçekten kusacağıma inandırmak değil zaten. Bunları geçtim gitti. hoş inandırsam ne olur ki? Ama paçavraya dönmüş bu durumumda bile anlatma ihtiyacı hissediyorum, canlı birine, bakan birine, gören birine. Birine...kim olduğu çok fark ediyor. Bazen hiç fark etmiyor. İnsanlara olan ihtiyacım yaşamımı sürdürmek zorunda olmamla eş anlamlı. Kendi kendimi kilitlediğim odamda Paul Austervari bir Kehanet Gecesi yaşıyorum. İşte kahraman kendini o odaya sokar, sonra kapıyı da kitler, kitlemesine bile gerek yok çekiveririr sadece. Bitmiştir her şey. Kapının içeriden kolu yoktur ki dışarı çıkabilsin. Artık birine muhtaçtır. Kendisini kendi eliyle kıstırdığı odasından çıkabilmesi için "biri" gerekir.
kelimeleri tükettim. Yazacak kelimelerim var hep, ama anlatacak, söyleyecek, konuşacak kelimelerim tükendi. Anlamsız artık hepsi. Gerektiğinden fazla ya da az anlam yüklenmiş her birine. İşime yaramıyorlar. Kendi kelimelerimle acımaya devam ediyorum. O zaman niye? anlatabileceğim her şey bir bumerang gibi gelip beni buluyorsa yine, niye anlatmam gerekiyor, niye istiyorum, niye birine ihtiyaç duyuyorum? Bu da bir muamma şimdilik. Duygularımın teninden kopup gelen, bastıramadığım, görmezden gelemediğim bir tür çığlık. Ama zaman geçer, biz büyürüz, kaç yaşında olursak olalım büyürüz işte. Zaman geçer, biz sigaraya başlarız. Zaman geçer, yaralar kabuk tutar derimizin en dışında. Ama esas tenimiz, herkesten sakladığımız derinimizdeki tenimiz acıyı hep hisseder. Duyarsızlaştığını sanmak, artık her acıya, düşüncelerde rastlanabilecek her tuzağa karşı hazırlıklı olduğunu sanmak büyük bir yanılgıdır. Zihin insanı hep zorlar, acıyı esnetir.
Kafamın içinde oturdum bir köşeye bir yandan uyuyorum, bir yandan da uykumda kafamdaki patlamaları izliyorum. Kan kırmızısı...
kelimeleri tükettim. Yazacak kelimelerim var hep, ama anlatacak, söyleyecek, konuşacak kelimelerim tükendi. Anlamsız artık hepsi. Gerektiğinden fazla ya da az anlam yüklenmiş her birine. İşime yaramıyorlar. Kendi kelimelerimle acımaya devam ediyorum. O zaman niye? anlatabileceğim her şey bir bumerang gibi gelip beni buluyorsa yine, niye anlatmam gerekiyor, niye istiyorum, niye birine ihtiyaç duyuyorum? Bu da bir muamma şimdilik. Duygularımın teninden kopup gelen, bastıramadığım, görmezden gelemediğim bir tür çığlık. Ama zaman geçer, biz büyürüz, kaç yaşında olursak olalım büyürüz işte. Zaman geçer, biz sigaraya başlarız. Zaman geçer, yaralar kabuk tutar derimizin en dışında. Ama esas tenimiz, herkesten sakladığımız derinimizdeki tenimiz acıyı hep hisseder. Duyarsızlaştığını sanmak, artık her acıya, düşüncelerde rastlanabilecek her tuzağa karşı hazırlıklı olduğunu sanmak büyük bir yanılgıdır. Zihin insanı hep zorlar, acıyı esnetir.
Kafamın içinde oturdum bir köşeye bir yandan uyuyorum, bir yandan da uykumda kafamdaki patlamaları izliyorum. Kan kırmızısı...
23 Kasım 2009 Pazartesi
defalarca dinledim bu şarkıyı. sağırmışım dinlerken herhalde. yaşamak gerekiyor bir şarkıyı anlamlandırmak için.
tenimiz ne gerçekten? hücreler, dokular, kemiklerin üstünü dolduran dolgu malzemeleri. İçimizde bir yerlerde gerçek tenimiz var. Duygularımızın teni.Kim dokunabilir ki oraya, ordaki yaraları iyileştirmek şöyle dursun kabullenmeye kim çalışır?
Fiona apple-never is a promise dinlesin herkes. kendimizi kandırmayalım. sen şöyle dersin ben böyle derim her şey gelir bir noktayla sonlanır. Virgül koymana izin yoktur. Ne sen onu ne o seni anlar.bir sürü söz, bir sürü büyük laf.bana küçük sözler lazım, kısa cümleler.
bıktım. her seferinde bir daha inanıp bir daha acımaktan bıktım. Ağzımı açıp hiçbir şey söylememekten, bu mecburi susuş ve kabullenişten bıktım. Paçavraya da dönmüş olsam ummaktan, hala bir şeyler beklemekten bıktım. bıktım bıktım bıktım.
tenimiz ne gerçekten? hücreler, dokular, kemiklerin üstünü dolduran dolgu malzemeleri. İçimizde bir yerlerde gerçek tenimiz var. Duygularımızın teni.Kim dokunabilir ki oraya, ordaki yaraları iyileştirmek şöyle dursun kabullenmeye kim çalışır?
Fiona apple-never is a promise dinlesin herkes. kendimizi kandırmayalım. sen şöyle dersin ben böyle derim her şey gelir bir noktayla sonlanır. Virgül koymana izin yoktur. Ne sen onu ne o seni anlar.bir sürü söz, bir sürü büyük laf.bana küçük sözler lazım, kısa cümleler.
bıktım. her seferinde bir daha inanıp bir daha acımaktan bıktım. Ağzımı açıp hiçbir şey söylememekten, bu mecburi susuş ve kabullenişten bıktım. Paçavraya da dönmüş olsam ummaktan, hala bir şeyler beklemekten bıktım. bıktım bıktım bıktım.
Explosions in my "mind"
sözcükleri hiç kullanmadan hikayeler anlatmak isterdim. Sözsüz bir şarkı olmak. Tınlamak, fısıldamak, yavaş yavaş akmak, anlatmak usulca, hızlıca, kanayarak, durup dinleyerek. Sözsüz bir şarkı olsaydım her şey ne güzel olurdu. O zaman ben ben olmazdım. anlatırdım sadece. Notalarla konuşsaydım, sözcüklerimi bir süreliğine dinlendirirdim.
bir çığlık da olabilirim aslında. tutunamayan bir çığlık. hiçbir yerde tınlamayan, yankılanmayan boş bir çığlık. sözcükler olmadan bütün sözcüklerimi haykıracak bir çığlık.
belki de bir fiona apple şarkısı ya da balmorhae melodisi. Gecenin en koyu anında explosions in the sky tınıları...yıldızlara tırmanan notalar. gökteki patlamalar. dünyanın en güzel adlarına sahip şarkılar. tek satırlık şiirler. 10 dakikalık destanlar. evet, bir post rock şarkısı olmak isterdim.
bir çığlık da olabilirim aslında. tutunamayan bir çığlık. hiçbir yerde tınlamayan, yankılanmayan boş bir çığlık. sözcükler olmadan bütün sözcüklerimi haykıracak bir çığlık.
belki de bir fiona apple şarkısı ya da balmorhae melodisi. Gecenin en koyu anında explosions in the sky tınıları...yıldızlara tırmanan notalar. gökteki patlamalar. dünyanın en güzel adlarına sahip şarkılar. tek satırlık şiirler. 10 dakikalık destanlar. evet, bir post rock şarkısı olmak isterdim.
20 Kasım 2009 Cuma
Sıkıntı
Öyle şeyler yazmak istiyorum ki ben fark etmeden bana dair bir sürü şey söylesin. Bana dışarıdan baksın yazdıklarım. İçimde olmaktan bunaldım. Çok yorgunum.
Pessoa okuyorum. İçime işliyor azar azar. Her şeyden ve herkesten midem bulanıyor. Fiziksel bir nitelik kazanmaya başladı bu sıkıntı durumu. Sürekli başım ağrıyor, sürekli kafamda düşünceleri kovalıyorum. Kovalamaktan bitap düştüğümde oturup bekliyorlar. Her an, her yerde hazır ve nazırlar saldırmaya. Genellikle zayıf oluyorum zaten. Öyle kolay ki kendimi onlara bırakmam. Uykuyla kaçmaya çalışıyorum. Ders aralarında, derslerden sonra, öğleden sonraları...bulabildiğim boş zamanlarda bir şeyler yapmak yerine uyuyorum işte ben de. Körkütük uyuyabilsem keşke. Sürekli uyanıyorum, yarım yamalak rüyalar görüyorum. Gördüğüm şeyleri değil, gördüklerimin yarattığı o rahatsız hissi hatırlıyorum.
Neye, kime nasıl bir anlam atfetsem? aklımın ucunda hep aynı soru olduktan sonra ne fark eder ki. yaptığımız şeyler, seçimlerimiz, ilişkilerimiz, bedenimiz, önceliklerimiz, duygularım hepsi ama hepsi bizi nereye götürüyor? ben kendimi bir yerlere götürebiliyor muyum? gerçekten seçim yapabiliyor muyum? ne kadar cesur olabiliyorum, ne kadar istiyorum bir şeyleri? Uyuşuk bir biçimde yaşamın geçmesini, şarkıların bitmesini bekliyor gibiyim. Hep şu da bitsin, o da geçsin ondan sonra yaşamaya başlarım diyorum. Yaşam nasıl bir şey? önü, sonrası, sağı, solu mu var bunun? Geçen her saniye, her dakika yaşam değil mi?
Bütün bunları düşünmek istemiyorum. Düşünmeme gerektiği halde düşünmek istemiyorum. Zorunlu olduğum hiçbir şey yapmak istemiyorum. Kafamı yastığıma değil de birinin omzuna koymak istiyorum şu an. İtiraf etmesi, anlaması, anlatması güç şeyler istiyorum bu ara.
Bölüm değiştirince bir kısım insanın "aferin, çeviride daha çok para var" deyişi geliyor hep aklıma. Aklıma hep bu tür denklemlerle çekip çevirdiğimiz emanet, yapay, plastik yaşamlar geliyor. Acı acı güldürüyor beni bu söylenenler. Pessoa okuyorum sonra yine, zihnimden tekrarlıyorum. Hayvanlarla insanların arasındaki fark nedir ki diyen ses. Çoğu insan, nerdeyse herkes, bildiğini sandığı, yönettiğini sandığı bir gelecek sahibi olmaya çalışırken öylesine bilinçsiz ve kör davranıyor ki. midem bulanıyor. Tekrar tekrar midem bulanıyor. Bütün bu anlamsızlık, bütün bu körlük, insanların kendilerini böylesine adayışları... Gözlerimi kapıyorum, uyuyorum ama hiç bitmiyor, hiç geçmiyor.
"söyleyebildiğimiz, yapabildiğimiz, düşünebildiğimiz ya da hissedebildiğimiz her şey aynı maskeyi takar, aynı kılığa bürünür. Sırtımızdaki kıyafetleri çıkarmak nafile; asla çıplak kalamayız, çünkü çıplaklık ruhta gerçekleşen bir olgudur, soyunmakla olmaz. "
ruhumu bütün giysilerinden soymak istiyorum. bütün o yünlü, kalın giysilerinden...
Pessoa okuyorum. İçime işliyor azar azar. Her şeyden ve herkesten midem bulanıyor. Fiziksel bir nitelik kazanmaya başladı bu sıkıntı durumu. Sürekli başım ağrıyor, sürekli kafamda düşünceleri kovalıyorum. Kovalamaktan bitap düştüğümde oturup bekliyorlar. Her an, her yerde hazır ve nazırlar saldırmaya. Genellikle zayıf oluyorum zaten. Öyle kolay ki kendimi onlara bırakmam. Uykuyla kaçmaya çalışıyorum. Ders aralarında, derslerden sonra, öğleden sonraları...bulabildiğim boş zamanlarda bir şeyler yapmak yerine uyuyorum işte ben de. Körkütük uyuyabilsem keşke. Sürekli uyanıyorum, yarım yamalak rüyalar görüyorum. Gördüğüm şeyleri değil, gördüklerimin yarattığı o rahatsız hissi hatırlıyorum.
Neye, kime nasıl bir anlam atfetsem? aklımın ucunda hep aynı soru olduktan sonra ne fark eder ki. yaptığımız şeyler, seçimlerimiz, ilişkilerimiz, bedenimiz, önceliklerimiz, duygularım hepsi ama hepsi bizi nereye götürüyor? ben kendimi bir yerlere götürebiliyor muyum? gerçekten seçim yapabiliyor muyum? ne kadar cesur olabiliyorum, ne kadar istiyorum bir şeyleri? Uyuşuk bir biçimde yaşamın geçmesini, şarkıların bitmesini bekliyor gibiyim. Hep şu da bitsin, o da geçsin ondan sonra yaşamaya başlarım diyorum. Yaşam nasıl bir şey? önü, sonrası, sağı, solu mu var bunun? Geçen her saniye, her dakika yaşam değil mi?
Bütün bunları düşünmek istemiyorum. Düşünmeme gerektiği halde düşünmek istemiyorum. Zorunlu olduğum hiçbir şey yapmak istemiyorum. Kafamı yastığıma değil de birinin omzuna koymak istiyorum şu an. İtiraf etmesi, anlaması, anlatması güç şeyler istiyorum bu ara.
Bölüm değiştirince bir kısım insanın "aferin, çeviride daha çok para var" deyişi geliyor hep aklıma. Aklıma hep bu tür denklemlerle çekip çevirdiğimiz emanet, yapay, plastik yaşamlar geliyor. Acı acı güldürüyor beni bu söylenenler. Pessoa okuyorum sonra yine, zihnimden tekrarlıyorum. Hayvanlarla insanların arasındaki fark nedir ki diyen ses. Çoğu insan, nerdeyse herkes, bildiğini sandığı, yönettiğini sandığı bir gelecek sahibi olmaya çalışırken öylesine bilinçsiz ve kör davranıyor ki. midem bulanıyor. Tekrar tekrar midem bulanıyor. Bütün bu anlamsızlık, bütün bu körlük, insanların kendilerini böylesine adayışları... Gözlerimi kapıyorum, uyuyorum ama hiç bitmiyor, hiç geçmiyor.
"söyleyebildiğimiz, yapabildiğimiz, düşünebildiğimiz ya da hissedebildiğimiz her şey aynı maskeyi takar, aynı kılığa bürünür. Sırtımızdaki kıyafetleri çıkarmak nafile; asla çıplak kalamayız, çünkü çıplaklık ruhta gerçekleşen bir olgudur, soyunmakla olmaz. "
ruhumu bütün giysilerinden soymak istiyorum. bütün o yünlü, kalın giysilerinden...
6 Kasım 2009 Cuma
Rüyalar Gerçek Olsa, Ne Olur?
Hayatımdaki huzurun sahteliği aşkımın huzursuzluğuyla başa baş gider. Beslerler birbirlerini. Bölük pörçük, yarım yamalak rüyalar görmeye başlarım akabinde. Rüyalarımda en sık hissettiğim duygu geç kalmışlıktır. Normal yaşamıma paralel ama az biraz daha sürreal, biraz daha olasılıklara ve kombinasyonlara açık bir dünyadır rüyalarım. Heyhat ki Burcu olmanın açmazlarından ve sıkıntılarından genelde rüyalarımda da kaçamam. Kıramadığım döngülerim var. Rüyalarımda da tekrarlanırlar.
Hayatımda gördüğüm en güzel rüyanın nasıl içine ettiğimi hatırlıyorum. Yıldızlara çıkmıştım oysa. Her yer yıldızdı. Niye korkuyordum ki, niye kontrollü olmak zorunda hissediyordum kendimi? Artık hangisi gerçek hangisi rüya bilmiyorum. Her halükarda sakat olan bir yanı var tavrımın.
Yıldızlara çıkmıştım ben, niye inmek istedim ki? Paralel evrendeki arkadaşlarımdı hani onlar benim. Gökyüzüne baktığımda kafamdan geçenleri okuyuverirlerdi. Çıplak olmaktan mı korktum, birilerinin beni gerçekten anlamasından mı çekindim? Bildiğim bir şey var, o da rüyalarımda bile Burcu olmanın dayanılmaz bir ağırlığı olduğu.
Milan Kundera’ya ihanet ediyorum.
Hayatımda gördüğüm en güzel rüyanın nasıl içine ettiğimi hatırlıyorum. Yıldızlara çıkmıştım oysa. Her yer yıldızdı. Niye korkuyordum ki, niye kontrollü olmak zorunda hissediyordum kendimi? Artık hangisi gerçek hangisi rüya bilmiyorum. Her halükarda sakat olan bir yanı var tavrımın.
Yıldızlara çıkmıştım ben, niye inmek istedim ki? Paralel evrendeki arkadaşlarımdı hani onlar benim. Gökyüzüne baktığımda kafamdan geçenleri okuyuverirlerdi. Çıplak olmaktan mı korktum, birilerinin beni gerçekten anlamasından mı çekindim? Bildiğim bir şey var, o da rüyalarımda bile Burcu olmanın dayanılmaz bir ağırlığı olduğu.
Milan Kundera’ya ihanet ediyorum.
2 Kasım 2009 Pazartesi
Rutinsel Bunalım
Yataktan kalkar kalkmaz hatta daha kalkmadan önce, telefonun alarmını 9'ar dakika ileriye doğru atarken başlıyor düşünceler sökün etmeye. Bir süreliğine kaçmak için 9'ar dakikalık ertelemeler yapsam da bir yerden sonra kendime küfrederek uyanıyorum. Gün nasıl geçecek? Ah kalkmak zorunda olmasam. Kim yine sorumluluklarla cebelleşecek, kim yine kendini ikna etmenin, teskin etmenin yeni yollarını keşfedecek? Hava tam benim havam oysa. Zorunluluklar olmasa yumuşacık akıtsam o zamanı. Tamam belki dişe dokunur bir şey yapmış olmam.Ama kime göre neye göre?
Yurttan çıkarken, yurdun güvenlikçisinin yerinde olmak istedim bugünlüğüne. O kabininde sıcacık çayını yudumlarken ben derse gitmek zorundaydım çünkü. O yağmuru, insanları, gökyüzünü izleyebilirdi ben derse yetişmek zorundaydım. Öyle veya böyle rutinimle uzlaşmanın yollarını aramalıyım yine de. Tutunmam gerek. Tutunmayan olmak da enerji istiyor, bunun için gerekli enerjim yok.
Hayat bir yandan çok büyük, çok garip. İç içe geçmiş bir sürü şey. Öncelikler, kişiler her şey değişiyor. Güçsüz olan yalnız yanım Eylül Akşamı'yla avutuyor yalnızlığını. Güçlü olan yalnız yanım sözcüklerini bile diyor şimdilik. Yaz, anlat, kendini dinle, sözcüklerini bile...
Bi-li-yor-um
Bil-i-yor-um.
Yurttan çıkarken, yurdun güvenlikçisinin yerinde olmak istedim bugünlüğüne. O kabininde sıcacık çayını yudumlarken ben derse gitmek zorundaydım çünkü. O yağmuru, insanları, gökyüzünü izleyebilirdi ben derse yetişmek zorundaydım. Öyle veya böyle rutinimle uzlaşmanın yollarını aramalıyım yine de. Tutunmam gerek. Tutunmayan olmak da enerji istiyor, bunun için gerekli enerjim yok.
Hayat bir yandan çok büyük, çok garip. İç içe geçmiş bir sürü şey. Öncelikler, kişiler her şey değişiyor. Güçsüz olan yalnız yanım Eylül Akşamı'yla avutuyor yalnızlığını. Güçlü olan yalnız yanım sözcüklerini bile diyor şimdilik. Yaz, anlat, kendini dinle, sözcüklerini bile...
Bi-li-yor-um
Bil-i-yor-um.
1 Kasım 2009 Pazar
HANGİ KİP OLMAK İSTERDİNİZ?
Kendimi okuduğum kitaplara ihanet ediyormuş gibi hissediyorum. Kapağı kapattıktan sonra yine bu dünyanın kiri pası bulanıyor üstüme, unutuyorum işte. Kafamın bir köşesinde sadece "ben neyi unutmamalıydım" diyen bir soru işareti kalıyor. Sonra onu da unutuyorum tabi. Bütün bu toplu unutmalar bilinç kaybına ya da tam anlamıyla bir bellek yitimine yol açmıyor allahtan. Hatırlıyorum. An çakımlarında tokat gibi vuruyor kitaplarım. Kitaplara ihanet edip etmediğime karar vermeden önce yaşamam ve hissetmem gerek sanırım. Yol ayrımlarında, sessizliklerde, karşımdakinin gözlerinin içine bakarken, ağzımdan çıkacak sözcüklere bir şekil vermeye çalışırken..
Garip bir sürece girdim. Kelimeleri şekillendirme süreci belki, belki de değil. Tek başınalık kötü değil. ben bunu hep bildim. Ama artık daha iyi biliyorum. Başımı yaslayacak bir omuz istemez miydim, isterdim tabi. Kelimelere yaslansam, onlarda bana yaslansalar yazsak dursak birbirimizi. Ben de düşüncelerimi öldürmekten vazgeçsem. Kelimelerimi alıp karşıya onlarla konuşsam.
Ben şart kipi kullanmayı seviyorum. Seviyorum işte, bu kadar basit. Patolojik bir vaka haline getirmeme gerek yok kendimi. Her şeyimiz şartlara bağlı değil mi sanki?
Ben bir şart cümlesiyim.
Garip bir sürece girdim. Kelimeleri şekillendirme süreci belki, belki de değil. Tek başınalık kötü değil. ben bunu hep bildim. Ama artık daha iyi biliyorum. Başımı yaslayacak bir omuz istemez miydim, isterdim tabi. Kelimelere yaslansam, onlarda bana yaslansalar yazsak dursak birbirimizi. Ben de düşüncelerimi öldürmekten vazgeçsem. Kelimelerimi alıp karşıya onlarla konuşsam.
Ben şart kipi kullanmayı seviyorum. Seviyorum işte, bu kadar basit. Patolojik bir vaka haline getirmeme gerek yok kendimi. Her şeyimiz şartlara bağlı değil mi sanki?
Ben bir şart cümlesiyim.
27 Ekim 2009 Salı
The Child is Grown.
Ellerim ceplerimde, kafamda uçuşan düşünceleri dengeleme telaşındayım. Yeşil montumu giymişim; öyle rahatım ki içinde. Rüzgar saçlarımı uçuşturuyor, yüzümü yalayıp geçiyor. Bir an etrafta kimsenin olmadığını fark ediyorum. Araba bile yok. O an, sadece o saniye yalnızlık değil yalnızlığı da kapsayan garip bir duygu hissediyorum. Rüzgardan, gökyüzünden, dinlediğim şarkıdan başka bir şey umrumda olmuyor. Var olmak için bunların yettiğini hissediyorum. Sadece o saniyede aklımdan bir sürü şey geçiveriyor. Şarkı söylemeye başlıyorum. Hafifçe de olsa sesimi yükseltiyorum. Comfortably numb söylediğim şarkı. There is no pain you are receding, a distant ship's smoke on the horizon...şarkı o an başka bir şeye dönüşüyor tabi. Küçük bir çocuk getiriyorum hep gözlerimin önüne bu şarkıyı dinlerken.Sonra büyüyor çocuk. Rüya bitiyor.
Yürüdük. Sonra orda durduk. Denizi izledik, ışıkları, gökyüzünü, ağaçları. Kendi kafamızdan geçenlerle yudum yudum içtik o manzarayı aslında biz. Biramız yoktu çünkü. Sigaramızın dumanı gibi çektik içimize. Konuştuk, ne çok konuştuk. Aynı sözcüklerle mi konuştuk? Aynı şeyleri mi anlattık? Silkelesek ya birbirimizi.
Şarkılarımız öyle çok ki. Hangisini söylesek şaşırıyoruz.
Islık mı çalsak?
Yürüdük. Sonra orda durduk. Denizi izledik, ışıkları, gökyüzünü, ağaçları. Kendi kafamızdan geçenlerle yudum yudum içtik o manzarayı aslında biz. Biramız yoktu çünkü. Sigaramızın dumanı gibi çektik içimize. Konuştuk, ne çok konuştuk. Aynı sözcüklerle mi konuştuk? Aynı şeyleri mi anlattık? Silkelesek ya birbirimizi.
Şarkılarımız öyle çok ki. Hangisini söylesek şaşırıyoruz.
Islık mı çalsak?
26 Ekim 2009 Pazartesi
Beklemekten Yorulan Özne
Bekledim. Bekledim. Kimse gelmedi. İstedim ki biri çeksin kolumdan, yapamadığım her şeyi yaptırıversin bana.
Kimse gelmedi. Ben de bir yere gidemedim. Beklediğim için bir yere gidemedim. Bir yere gidemediğim için kimseye anlatamadım.
Şurdan şuraya gidesim bile yok şu an. Beklemek bile değil artık yaptığım. Bir karara bile götürmüyor beni bu söylediklerim.
Belki de yine yaşamın bana yeteri kadar şans tanımadığından dem vururum. Bahanelerim de var bir dolu. Sırtımı arkaya yaslar, gözlerimi kocaman açar ya da sımsıkı kapatır düşüncelerimle düelloya girerim. Yenmek zorunda olduğum düşüncelerim var. On adım belirlediysek ben beş adımda döner düşüncelerimi sırtlarından vururum. Yıkılırlar. yere kapaklanırlar. Kan sızar. Düşüncelerimin kanı sızar her yere.
Efendim ne dediniz? Duyamıyorum. Çok kan var.
Kimse gelmedi. Ben de bir yere gidemedim. Beklediğim için bir yere gidemedim. Bir yere gidemediğim için kimseye anlatamadım.
Şurdan şuraya gidesim bile yok şu an. Beklemek bile değil artık yaptığım. Bir karara bile götürmüyor beni bu söylediklerim.
Belki de yine yaşamın bana yeteri kadar şans tanımadığından dem vururum. Bahanelerim de var bir dolu. Sırtımı arkaya yaslar, gözlerimi kocaman açar ya da sımsıkı kapatır düşüncelerimle düelloya girerim. Yenmek zorunda olduğum düşüncelerim var. On adım belirlediysek ben beş adımda döner düşüncelerimi sırtlarından vururum. Yıkılırlar. yere kapaklanırlar. Kan sızar. Düşüncelerimin kanı sızar her yere.
Efendim ne dediniz? Duyamıyorum. Çok kan var.
19 Ekim 2009 Pazartesi
Suzanne Vega
Ne kadar oldu Suzanne Vega dinlemeyeli? Ne kadar zamandır "uyumaktan yorgun" düşmüyorum da başka başka şeyler yoruyor beni? Yılları var bu şarkının bende.Tired of Sleeping...Sorumluluklarımı az buçuk yerine getirir, sonra uykuya kaçardım. Uyumaktan yorulur, ama yapacak başka bir şey bulamaz yine uykuya kaçardım. sonra derdim ki:
Oh Mom, I wonder when I'll be waking
It's just that there's so much to do
And I'm tired of sleeping
Büyüdük de daha çok yorulur olduk.Uykularımız da yoruldu tabi. Şimdi kıvrılsam bir kenara, sarılsam yastığıma, ah bir doya doya uyusam. Uyuyamam tabi. Geceler gündüzlere girdi artık. Yapacak çok ama çok şey var.
Lise sonda artık o malum sınava çok az kalmışken bir gün elinde Suzanne Vega, Tanita Tıkaram, Tracy Chapman kasetleri ve Bob Dylan cd'leri ile geldi Yalçın hocam. Tatilde çalışmaca yok, al bunları dinle, bütün gün kitap oku dedi bana. Suzanne Vega'yı işte o zaman tanıdım, kasedi walkmen'ime takar defalarca dinlerdim. Gösterişsiz, sessiz sakin bir sesi vardı Suzanne Vega'nın. Hissederdim, ama tanımlayamazdım. Onun sözcüklere ses verişini, sesinin tınısını, ballı süt kıvamındaki şarkılarını çok severdim, hala da severim. Kimsenin ele geçiremeyeceği, tüketemeyeceği bir sesi var bence onun. Dinledikçe kulağa oturan, yavaş yavaş sızan, anlatan, insanı olgunlaştıran bir ses. Sonra o kasedi, özellikle o kasedi aradım hep. Bulamadım maalesef. Şimşeklerin çakıp çakıp durduğu, havanın bir garip koktuğu bu gecede Suzanne Vega dinliyor olmam rastlantı olamaz diye düşünüyorum. Yağmurlu bir geceyi içime çekmek için fısıldayan Suzanne Vega şarkıları. Islanıyorum.
Oh Mom, I wonder when I'll be waking
It's just that there's so much to do
And I'm tired of sleeping
Büyüdük de daha çok yorulur olduk.Uykularımız da yoruldu tabi. Şimdi kıvrılsam bir kenara, sarılsam yastığıma, ah bir doya doya uyusam. Uyuyamam tabi. Geceler gündüzlere girdi artık. Yapacak çok ama çok şey var.
Lise sonda artık o malum sınava çok az kalmışken bir gün elinde Suzanne Vega, Tanita Tıkaram, Tracy Chapman kasetleri ve Bob Dylan cd'leri ile geldi Yalçın hocam. Tatilde çalışmaca yok, al bunları dinle, bütün gün kitap oku dedi bana. Suzanne Vega'yı işte o zaman tanıdım, kasedi walkmen'ime takar defalarca dinlerdim. Gösterişsiz, sessiz sakin bir sesi vardı Suzanne Vega'nın. Hissederdim, ama tanımlayamazdım. Onun sözcüklere ses verişini, sesinin tınısını, ballı süt kıvamındaki şarkılarını çok severdim, hala da severim. Kimsenin ele geçiremeyeceği, tüketemeyeceği bir sesi var bence onun. Dinledikçe kulağa oturan, yavaş yavaş sızan, anlatan, insanı olgunlaştıran bir ses. Sonra o kasedi, özellikle o kasedi aradım hep. Bulamadım maalesef. Şimşeklerin çakıp çakıp durduğu, havanın bir garip koktuğu bu gecede Suzanne Vega dinliyor olmam rastlantı olamaz diye düşünüyorum. Yağmurlu bir geceyi içime çekmek için fısıldayan Suzanne Vega şarkıları. Islanıyorum.
18 Ekim 2009 Pazar
Maurice Blanchot Yorumu-Karanlık Thomas
(…) Karanlık Thomas kitap okumak için odasında kalmıştı. Kendini başkalarının gözlerinden ve sözlerinden yalıtmayı seçmiş, okumak için bir “alan” yaratmıştı kendine. Ellerini alnında kenetlemiş, baş parmaklarını saç diplerine bastırmış; kendini bütün fizikselliğiyle okuduğu kitaba vermişti. Kitabı hala aynı sayfalarda açık duruyordu; ama o bütün benliğiyle okuyordu. Her işaret, her harf, her sözcük onu çağırıyor, onu istiyor, varoluşundaki bir yerlere-belki de varoluşunun ta kendisine-dokunuyordu. En başta karşılıklı bakışıyorlardı sadece. İki taraf da karşısındakinin ne kadar güçlü olduğunu, nereye kadar gidebileceğini, neler yapabileceğini tartmaya çalışıyordu.Birbirlerini ikna etmiş olmalılar ki kitaptan yayılan o ölümcül güç Thomas’ın derinliklerine sızdı, onun bakışı, onun okuyuşuyla değişti, anlam kazandı, çoğaldı. Kitap kendini Thomas’a tamamen açmıştı artık, Thomas da kendini kitaba. Kitap kendini savunmaktan vazgeçmişti; Thomas kitabın labirentlerine, koridorlarına, dehlizlerine bıraktı kendini. Henüz korkmuyordu, henüz labirentler Borgesvari bir biçimde çatallanıp sonsuza açılmamıştı çünkü. Labirentin, dehlizin, koridorun başındaydı daha Thomas. Labirentin gözüne baktı, labirent de onun gözlerine. Birbirlerinin gözlerinde gördükleriyle “bir” oldular, varoluşları birbirine karıştı, birbirini tamamladı, birbirine dokundu. Aldığı zevk öylesine büyük, öylesine katışıksızdı ki korkutucu, ürkütücü hatta çıldırtıcı bir şeydi bu. Okumak yaşadığı evrenin dışına çıkarmıştı işte sonunda onu. Başka bir evrende, başka bir yerde kelimeler tarafından kovalanıyordu. Kelimeler kovaladıkça çoğalıyor, çoğaldıkça aralarındaki kovalamaca daha da hızlanıyordu. Sonsuzluğa, mutlağın gözüne açılan kelimelerle sarılmıştı çevresi. Hayır kaçmayacaktı. Kelimeleri yakalayacak, metni ele geçirecek, onlara okur olmanın ne demek olduğunu gösterecekti. Birden garip bir şey oldu, çevresini saran bütün o kelimelerin onu ele geçirdiğini, onu okuduğunu hissetti. Dört bir yandan kelimeler uzandı, kıskıvrak yakaladılar Thomas’ı, karşı koyduğunda dişlerini geçirdiler etine. En sonunda Thomas bütün benliğini, bütün bedenini kelimelere teslim etti. Faust’un Mephistofeles’le girdiği iddiaya benzer bir şeyler vardı bu teslimiyette. Meydan okuyan, karşı koyan bir teslimiyetti bu. Kelimelerin adsız biçimlerini kendi varlığıyla doyurdu, kelimeler ve kendi arasındaki duvarları yıkıp aralarına mıknatıslar yerleştirdi. Thomas kelimelere varlığını sızdırırken yavaş yavaş kitabın kendisi oldu, kelimelerse Thomas’ın varlığından sızanlarla fiziksel bir gerçeklik kazandı neredeyse. Varlık sözcüğüne varlığını verdikten sonraydı evet, gözlerinin yerini de göz kelimesi almıştı artık Thomas’ın. Kelimelerle varoluyor, kelimelerle görüyor, kelimelerle soluyordu saatlerdir. Thomas cansızdı, kanı kelimelerin damarlarında dolaşıyordu. Büyülenmiş bir biçimde kelimeleşiyordu, metinleşiyordu. Kelimelerden vurgun yemişti. Açıktaydı, tehlikedeydi, her an bir kelime gelip kafasına bir silah dayayabilir, tetiği çekebilir, onu öldürebilirdi. Neden sonra kitabı elinden bıraktı Thomas. Yavaş yavaş etlenip, kemiklendi. Odası, durup durup açılan kapısı var olmaya başladı tekrar. Camın açık kalmış olduğunu, üşüdüğünü, acıktığını fark etti neden sonra. Saatler geçti. Thomas bu sefer bir kitap değil bir kalem aldı eline. Sürekli yanında taşıdığı defterinde boş bir sayfa açtı; huzursuzdu, elleri, zihni, düşünceleri karıncalanıyordu. Bir süre hiçbir şey yazamadı, öylece baktı kağıda. Sonra yavaş yavaş kağıt da, kalem de, oda da kayboldu. Sadece kelimeler, sadece kelimelere yüklemek istediği anlamlar kaldı ortada. Varlığını tekrar kelimelere sundu Thomas. Peşlerinden koştu kelimelerin, bazılarını kıskıvrak yakalayıp oturttu kaleminin ucuna, bazılarına ise yetişemedi. Her kelimeyle biraz daha metinleştirdi kendini. Dış dünyadan, nesnelerden koptu, kelimeleri de kendisiyle beraber koparttı. Kelimelerin sonsuz kere okunduğu ve yazıldığı bir evrende saatlerce damarlarında kelimelerle dolaştı durdu. (…)
10 Ekim 2009 Cumartesi
zihinbozum
we can all be free
maybe not with words
maybe not with a look
but with your mind
Bir "yaşam" bu. Başkalarına sergilediğim bir oyun değil. İzlenmesi için çektiğim bir film değil.
It's my life !!!
maybe not with words
maybe not with a look
but with your mind
Bir "yaşam" bu. Başkalarına sergilediğim bir oyun değil. İzlenmesi için çektiğim bir film değil.
It's my life !!!
9 Ekim 2009 Cuma
yolları çatallanan bahçe'leriz biz...
Hayat anlık kararlardan çok daha fazlası. çatallanan yollara dair bir yazı okudum bugün. Yazanın ismi yoktu altta. Aklıma ister istemez Borges geldi tabi, ama borgesvari bir durum da yoktu ortalıkta. denilen şu ki yaşam şu yaşayıp durduğumuz ikilemlerden daha büyük bir şey. Doğru mu yoksa yanlış mı yapıyorum baskısıyla neyi seçersek seçelim zamanın tadını çıkaramıyoruz. Son günlerde gelecekten geçmişe dönen bir burcu kurguluyorum kafamda. gelecekteki burcu geçmiştekine bakıyor ve birden yaşadığı bütün o ikilemler, kendine dayattığı sınırlar sendeleyiveriyor. An'ın tekilliği kimi zaman çok önemli, ama bu tür konularda an'ı çeşitlendirmek gerekiyor. Geçmiş, gelecek, şimdi hepsi birbirine girmeli, hepsi birbirine anlatmalı.
Bak koşturmaca başladı bile, günler nasıl da hızla geçiyor. İzlediğim filmler de an'ı çeşitlememe yardımcı oluyor. Gelecek denilen ne idüğü belirsiz kariyer odaklı zaman parçasını şimdilik nadasa bırakıyorum. Önce kendimi şaşırtmalıyım bolca. No surprises dinlemece yok bir süre. Fake plastic trees bile yok. Bütün radyokafalığımdan sıyrıldığım için değil, kulağımı azıcık da olsa başka seslere, sözlere alıştırmak için. Yoksa radyokafa hep var, hep olacak.
İşte yeni bir gün. gece başlayan gün fikri hep garip geldi bana çocukluğumdan beri. Gün dediğin yatağından kalktığında başlar, ee başlardı da zaten çocukken. Büyüdükçe her şey birbirine giriyor. Ne gecemiz ne gündüzümüz ne doğrumuz ne yanlışımız var artık. Yaşam gerçekten de bizden çok daha büyük bir şey. Şu can acıtıcı an'ları yaşamın büyüklüğüne oranmalı da öyle vermeli kararları.
nokta.
Bak koşturmaca başladı bile, günler nasıl da hızla geçiyor. İzlediğim filmler de an'ı çeşitlememe yardımcı oluyor. Gelecek denilen ne idüğü belirsiz kariyer odaklı zaman parçasını şimdilik nadasa bırakıyorum. Önce kendimi şaşırtmalıyım bolca. No surprises dinlemece yok bir süre. Fake plastic trees bile yok. Bütün radyokafalığımdan sıyrıldığım için değil, kulağımı azıcık da olsa başka seslere, sözlere alıştırmak için. Yoksa radyokafa hep var, hep olacak.
İşte yeni bir gün. gece başlayan gün fikri hep garip geldi bana çocukluğumdan beri. Gün dediğin yatağından kalktığında başlar, ee başlardı da zaten çocukken. Büyüdükçe her şey birbirine giriyor. Ne gecemiz ne gündüzümüz ne doğrumuz ne yanlışımız var artık. Yaşam gerçekten de bizden çok daha büyük bir şey. Şu can acıtıcı an'ları yaşamın büyüklüğüne oranmalı da öyle vermeli kararları.
nokta.
30 Eylül 2009 Çarşamba
Burn After Reading*
Kafamda uçuşan düşüncelerin dayanılmaz ağırlığı bütün bunların nedeni. buraya yazdıktan sonra okuyup yakacağım bütün kelimeleri. Son defa anlatıyorum çünkü bunları kendime, belki ilk defa "son defa"nın ne demek olduğunu bilerek. Balkonun camındaki yansımama bakıyorum. Gözlerimde görmek istediğim bir şey var. Uzun süredir monologlarımla kendime diyaloglar yazıyorum. Derinlerde bir yerlerde hissettiğim, gittikçe güçlenen bütün kelimelerimi, monologlarımı bastıran bir duygu var. İçimde bir şeyler kırıldı kırılacak, o belli belirsiz sesi duyabilme umuduyla kıvranıp duruyorum. Kırılma noktası. Doygunluk noktası. Hiçbir şeyi erteleyemez, hiçbir kelimeyi dizginleyemez olduğun o geri dönüşsüz nokta işte. İçinden ancak bir şeyler yaparak, bir şeyler söyleyerek, içindeki bir şeyleri "değiştirerek"çıkabildiğin kara delik. Ne kadar aptalca da olsa, ne kadar kötü de olsa, hatta yanlış bile olsa "yapmayı, bozmayı, değiştirmeyi, anlatmayı" içimdeki o boğucu, bozbulanık duygudan kurtulmak adına göze alıyorum. "sadece tek bir şeyi hatırla, görebildiğin o rüyayı."
29 Eylül 2009 Salı
We're all made of stars
Gökyüzüne ne kadar da yakınmışım meğerse. kafam yıldızların arasındaydı bir süre. Kendimi explodingdog'daki figürlerden biri gibi hissettim. Yüzümde şaşkın ve çarpık bir gülümseme, içimde ne zamandır duymadığım heyecanla karışık bir korku. Korku yerini şaşkınlığa, şaşkınlık da yerini bütün benliğimi kaplayan bir heyecana bıraktı yavaş yavaş. Üç kere sallanıverdik gökyüzüne doğru, bir de baktık ki yıldızların arasındayız. Bir sürü parlak noktacık arasında dansettik sanki. Yanlarına yaklaştığımızda hiç de büyümediler yıldızlar, sadece çoğaldılar. Her yer yıldız oldu.
Evet bir kaç saat önce hayatımda görebileceğim en güzel rüyayı gördüm. Yine aynı beni götürmüştüm oralara da. İnişe geçtiğimde farkına varabilmiştim yaşadığım anın mucizeviliğinin, yıldızlara ulaşmanın bu kadar kolay olabileceğinin.
Paralel evrendeki o kişi yaşıyor o yıldızların birinde, biliyorum bunu. Gökyüzüne her baktığımda bir şeyler anlatıyorum çünkü yıldızlara. Balkona çıkıp küçük bir sır daha vereceğim şimdi onlara.
Evet bir kaç saat önce hayatımda görebileceğim en güzel rüyayı gördüm. Yine aynı beni götürmüştüm oralara da. İnişe geçtiğimde farkına varabilmiştim yaşadığım anın mucizeviliğinin, yıldızlara ulaşmanın bu kadar kolay olabileceğinin.
Paralel evrendeki o kişi yaşıyor o yıldızların birinde, biliyorum bunu. Gökyüzüne her baktığımda bir şeyler anlatıyorum çünkü yıldızlara. Balkona çıkıp küçük bir sır daha vereceğim şimdi onlara.
27 Eylül 2009 Pazar
uyku
Uykuyu katletmek de fazla kaçırmak da iyi değil. her şeyin azı karar çoğu zarar demiş birileri. altın oran. denge ya da. her şey düzenli olmalı.-malı, -se, -sa. Bülent Hoca fiil çekimlerinde sorun var dediğinden beri bu konu üstünde düşünüyorum esasında.Haklı gerçekten de. Ne demeli şimdi? Resmen bitiremiyorum başladığım cümleleri.
birileri uykuyu katlettiğinden beri uyku yok ya hani her gün uykuyu en baştan icat edebilme yetimize de şaşıyorum doğrusu. her gün bir çeşit ölüm tecrübe ediyoruz aslında. rüyalar görüp üstelik birbirimize anlatıyoruz. Aranızda ben hiç uyumam hiç de rüya görmem diyen var mı? yoksa zaten uyanıkken de rüya görerek mi ayakta kalıyoruz, vallahi bilemedim. neyse ki uyumaya gidiyorum şimdi ben.
birileri uykuyu katlettiğinden beri uyku yok ya hani her gün uykuyu en baştan icat edebilme yetimize de şaşıyorum doğrusu. her gün bir çeşit ölüm tecrübe ediyoruz aslında. rüyalar görüp üstelik birbirimize anlatıyoruz. Aranızda ben hiç uyumam hiç de rüya görmem diyen var mı? yoksa zaten uyanıkken de rüya görerek mi ayakta kalıyoruz, vallahi bilemedim. neyse ki uyumaya gidiyorum şimdi ben.
11 Eylül 2009 Cuma
Radiohead, kahve, ufak ufak demlenen planlar kafamın içinde...üst üste dinlenildiğinde başka alemlere götüren şarkılar üstüne bir yazı yazmak istiyorum aslında. Ama gelin görün ki kazara yine açıverdim fake plastic trees'i. Esasında üst üste dinlenildiğinde başka alemlere götüren şarkıların başında gelir bu. Olmazsa olmazdır. Şarkı başlar, ben bak bu sefer bıktım, evet sonunda bıktım derim. Ama işte hep bir yerinden, bir tınıdan, bir kelimeden şarkıya tekrar bağlanıveririm. Hele hele o it wears her/him/me out'lar yok mu tüketir, bitirir, alır beni. Şarkının sonunda ben de kafamdan geçiririm yine, tekrar, hep: tavandan, bacadan, evin bir yerlerinden gökyüzüne doğru yükseliverdiğimi. Dönüp kaçmak gelir hep içimden sonra ne kadar tüketildiğimi, tükendiğimi anlar yer çekimine yenik düşerim. Sadece bütün o plastik, sahte şeyler değil Oğuz Atay'ın inanılmaz yoğunluktaki bütün o plastik insanları tasviri gelir aklıma. ...eziyet eden, hor gören, aldırmayan, unutan, kötüleyen, alay eden, ıstırabı paylaşmayan, insanlar arasına duvarlar çeken, küçümseyen, çaresiz bırakan, yalnız bırakan, terkeden, baskı yapan, istismar eden, ezen, cesaret kıran, iyilik etmeyen, değer vermeyen....
Öyle uzun zaman oldu ki fake plastic trees dinlemeyeli. Ama bu şarkı bende her zaman taze.Hiç bitmez...
Öyle uzun zaman oldu ki fake plastic trees dinlemeyeli. Ama bu şarkı bende her zaman taze.Hiç bitmez...
27 Ağustos 2009 Perşembe
Radiohead-Fake Plastic Trees
Her şeyin plastikten olduğunu düşündüğüm çok zaman oluyor. gittikçe hepimiz kabuklarımıza çekiliyoruz da farkında değiliz. Şeyler, şeyler, şeyler...para yoluyla eşyalar üstünde tahakküm kurabildikçe kendimizi bir şeyler başarmış hissediyoruz. Aldım, verdim ben seni yendimcilik oynuyoruz. her yer reklam. şehirler köşe bucak sarılı, televizyonlar "al, al" propagandasını çeşitli şekillerde 24 saat kullanan en yaygın, en kanıksadığımız, en normalleştirdiğimiz aygıtlar. Her şey gerçek gibi görünüyor, aldığımız tat gerçek gibi, gerçek bir dünya kurduğumuzu sanıyoruz aldığımız, alacağımız, almayı düşündüğümüz şeylerle. Kokusu, hissi, dokusu her şey öylesine sentetik, öylesine plastik ki aslında elimizden yapacak bir şey gelmiyor.En kötüsünün alışmak olduğunu düşünüyorum yine. tüketiyor beni bütün bunlar. bütün sahte, plastik ağaçları yakmak istiyorum. Kendini gün be gün tükettiğini bile bile bu ağaçları sahte hortumuyla sulamaya devam eden, sahte Çin işi biblolarının her gün tozunu alıp gerçek bir şeylerin hayaliyle uykuya dalan herkesi sarsmak tokatlamak kanatmak istiyorum. Gerçek bir şeyleri arzularken, hep gerçek bir şeylerin varlığına inanarak bekleyip dururken sahta plastik "şeyler" arasında yitip gidiyor bir sürü ama bir sürü insan. Yine de anlaşmalar imzalanmış, sahtelik diyarı gerçekliğin yerini almışken kendimi her an şu evin tavanından bacasından bir yerinden fırlayıp çıkacakmış gibi hissediyorum. İstediğiniz kişi olsaydım belki bu hayali düşlemeye bile cesaret edemezdim ya neyse. İstediğin kişi olsaydım eğer-sen paralel evrendeki sevgilim, arkadaşım, alter egom -çoktan fırlayıp çıkıvermiştim tavandan. Ama yerçekimi hep kazanır.
Yann Tiersen-Sur Le Fil...
İçine hikayeler sığdırabildiğim şeyleri seviyorum. Yann Tiersen'in bu parçası gibi.Birdenbire başlıyor şarkı. Yavaş yavaş tırmanıyor sonrasında. Bir çatışma var içinde. Bir sürü ben birbiriyle çarpışıyor sanki. Hiç bitmeyen, sona erdirilemeyen kelime oyunları...Acıyan ve kırılan bir şeylerin öyküsü. Çatışma bir süre sonra isyana dönüşüyor. Bağları koparıp atma isteği, bırakıp kaçma, şiddet, boşverme...Yaylılar o kadar iyi ki gözlerinizi kapatıp dinlediğinizde kara bir bulutun içindesiniz sanki.Gerilim yüklü.Kemanların hüzünlü olduğunu düşünüyorum.Hüzünlerini şiddetle döküveriyorlar ortaya. En tepeye varıyor birdenbire her şey. Ne olursa olsunvari bir nokta bu. Sonrası, sonrası piyano. Yumuşakça basılsa da tuşlara aynı çatışma, aynı isyan daha derinden, daha sessiz bir biçimde dile getiriliyor. Hiç piyano çalmamış ellerim tuşlara dokunmak istiyor. Şarkıyı çalan, çatışmayı, isyanı yaratan olmak istiyor. Çalar gibi yapıyorum. Gözlerimi kapatıyorum. Sakinim. Söyleyeceklerim var. Tuşlara anlatıyorum kafamdaki her şeyi. Onlar bir ses veriyorlar düşüncelerime. arada şiddetlenip arada alçalıyor ses.düşüncelerim de öyle. Kendimi ikna etmeye çalışıyorum. Parmaklarım hala hayali tuşlarda dolaşıyor. Kemanların yırtıcı, iç acıtı müziklerine karşılık ben de kendimden sessiz bir şeyler vermek istiyorum.Kendi hikayem. Anlattığım hep o. Dinlemelerini bekliyorum. Sakin ama buruk bir biçimde ellerim hala hayali tuşların üzerinde gezinmeyi sürdürüyor. Sonlara doğru kanıyorum artık. Düşüncelerim anlayamadığım bir şeylere yeniliyor. Çalmayı bırakıyorum. Kemanlardan hiç ses yok.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)