13 Temmuz 2011 Çarşamba

güzel, bir, şeyler, için

çilek mevsimi geçti, çok kısa sürüyor zaten( hoş uzun sürse bitmeyecek mi sanki) Artık her mevsim her meyve var gerçi, ama tadı yok mevsiminde yenmeyince... bu arada mevsimleri meyvelerle falan takip ediyor ya da anıyor değilim. bir elmadır, sadece elmadır benim için.
Çilek işte...şekere batıra batıra yediğim için çilek...küçükken hem renginden ötürü hem de bu şekere batırma olayını çok sevdiğimden çileği de bayıla bayıla yerdim. Halbuki çilekten çok şeker yerdim, şeker pembeleşirdi bitmeye yakın. severdim o görüntüyü, bir ritüeli gerçekleştirmiş olurdum. sanki yaz mevsiminin hakkını vermek için daha çok meyve, daha çok dondurma yerdim; sanki onları yemezsem yaz yaz olmaktan çıkardı. Nasıl kışın kestane yemeden ya da mısır patlatmadan geçmezse (patlamış mısır kışı ya da sonbaharı çağırır bana; koçandaki mısır da yazı tabii, yazlık sinemalarla beraber) yazları da çileksiz, şeftalisiz, kayısısız ya da dondurmasız geçmezdi. sonra büyüyünce sanki meyvelere ve meyvelerle beraber diğer şeylere verdiğim o güzelim duygularım da gitti... çoğu şey gibi. bir kalp sıkışmasıyla ya da ağrı veren bir tür bellek zonklamasıyla hatırlıyorum kokuları, şeyleri, o şeylere yüklenen hisleri, hayalleri, düşünceleri... olduğu 'şey'le, çilek olmakla sınırlı değil çünkü çileğin söyledikleri, artık hiç değil zaten. Yabancı diller öğrenildi, başka adlarla başka hislerle çarpıştı çilekler, şeker daha da pembeleşti.
Zamanın geçişine, mevsimlerin birbiri üstüne devrilip durmasına yiyeceklerle, duygularla, tenimin rengiyle karşı durmaya çalışırmışım bir zamanlar.bir zamanlar ben çocukken... bilirdim ki bütün güneş yanıklarım, kış boyunca yapacağım her banyoyla daha da silinip kaybolacaktı; ama yine bilirdim ki haziran geldiğinde taa eylüle kadar yine güneş beni yakacaktı, kaçmayacaktım. Dönüp baktığımda sallanan bir sandalyede uyuklamak gibi bir tadı var hatırlamanın bunları, yukarıdaki bellek zonklaması deyişinin aksine. Sorun belki de bu hatıraların içine şimdiden, şimdinin geçmişimin geçmişine dayanan anlarına da sızmasından kaynaklanıyor... hikaye üretmek, bağlamak uçları hep, her şeyi çoğu şeyi hep birbirine bağlamaya çalışan bana acı veriyor... ürettiğim hikayeler, elimde kalanlar yemeyi bir türlü beceremediğim erik gibi...

zamanın geçişiyle uzlaşacak bir yol bulmalı...ötesi, ötenin dahası yok benim için bu konuda. içimdeki baskı, içimdeki keder, içimdeki boğulma hissi tekrar tekrar yüzeye çıkıp durdukça ne yapacağımı bilemez oluyorum. bunca yıldır tanıdığım hislerimi alıp da nereye koysam, çıkarıp da nereye assam bilemez hale geliyorum. içim içime dolaşıyor, dışıma hiç kaçamıyorum.

uzun zaman oldu... aldığım meyveler senelerdir dolap köşelerinde çürüyor. bir heves aldığım şeyler, bir heves hayatımı değiştirmek istemeler 'çürümenin kitaplarını' okutuyor.

güzel bir şeyler için. evet, bütün iyi niyetimle.

6 Temmuz 2011 Çarşamba

sözcükler beni gelip vurmuyor. vurduğunda da tam can evimden vuruyor. üşüyorum, bıkıyorum, gözlerimi kapayıp uyumak istiyorum. çoğu zaman yazmak ve yazmamak arasında gidip gelen zihnim, ne parmak uçlarını bulaştırıyor kelimelere ne de bir kalemi tutup kağıdı kelimelere buluyor. yazmak demek, bir şeyleri damıtmak demek benim için. basit her şey belki, ama kafam hep karışık benim, hele de iş bir şeyleri sözcüklere dökerek 'açmaya' gelince. yazmak çünkü, kendini açık etmek, saklasan da sözcüklerle kendini, geriye de çeksen yine de açık etmek demek. Kimseye yazmıyor da olsan, kimse okumayacak da olsa zihninin gerisinde hep birilerine yazmak, birilerine bir şey anlatmak demek. bütün dert insan olmakla alakalı. Persona'da susan kadının sessiz dünyasına da sızıyor hayat. bütün kabalığıyla ve bütün basitliğiyle. Yine de her şeyin konuşularak ve yazılarak yani bir nevi kelimelere bulanarak çözülebileceğini düşünenler için yazıyorum tam da bu satırları, bir nevi bir paradoksu yazıyorum belki, ama yazıyorum işte metacognitifliğin yeri de zamanı da değil. Her şeye çözüm odaklı yaklaşmanın zaten apayrı bir sorun olduğunu düşünüyorum, bir de onun dışında her şeyi sözcüklere bulayarak, her şeyi söylemenin sadece sözcüklerle 'söylenebileceğini' sanarak konuşmanın ve yazmanın çoğu zaman, her zaman hatta nerdeyse, bir mastürbasyondan, kişiye kendi sözcüklerinin verdiği bir esrimeden fazla ya da farklı bir şey olduğunu düşünmüyorum. Bu da insan olmakla alakalı yine, susmak 'çözüm' de değil çıkış yolu da... ama işte sözcüklerin açık edemediği, sözcüklerin bazen boğduğu, harcadığı, acıttığı anlar var, azıcık 'sus' azıcık 'konuşma' demek istediği anlar insanın... bu kadar rahatsız olmasaydık susmalarımızdan, iki insan yan yana kaldığında hep konuşmak zorunluluğunu hissetmeseydi, belki de sözcükler bu kadar pespaye, sözcükler bu kadar bilindik olmaktan çıkardı. Çünkü sessizlik sözcükleri anlamlandırır, sessizlik olmasa sözcükler de olmazdı. Bu kadar konuştuktan sonra yazarak, kendimi değilliyorum ben de. Sessizlikte asılı kalan sözcükleri birer birer zihnime bırakmak için birazcık susmak...

biraz cesaret, perdeyi arala
gemliğe doğru deniz var, sakın şaşırma....