Roger Waters'ın sesi beni yatıştırsın bakalım. Gilmour'un soloları zihnimde asılı kalsın. Bütün yaşadıklarım, yaşamadıklarım birer Pink Floyd şarkısı olsunlar. Sözlerini ezberleyip doya doya söyleyebileyim her birini.
Susuzluk bu. İçimde bir damla sıvı kalmamış gibi hissediyorum. Kupkuru oldum, kaskatı. Yağmurda iliğinize kadar ıslanırsınız ya, sonra kıyafetlerinizi kaloriferin üstüne veya sıcak bir yere bırakırsınız. Bir garip olurlar hani, kaskatı, sert...Bir garip kokarlar üstelik. Tam anlamıyla öyleyim işte. İçimde bir yerde büyük bir çölleşme var. erozyon resimleri gibi, çatlak çatlak...
sözcükler de geri çekiliyorlar yavaş yavaş. Yetmiyorlar. Kafamdaki susuzluk, erozyon, patlama sözcüklere dökülemiyor. Zorluyorum kendimi. Sadece bir şeyler yazarak aşabilirim bu durumu. Sadece yazarak. Konuşmak, kelimeleri sese bulamak çözüm olmuyor. İçim yatışmıyor. Hangi fırtınanın habercisi bu geveze susuş, yer yer neşeye yer yer gündelik hayata yer yer de içimdeki tuzaklara bürünmüş bu susuş? Pink Floyd şarkılarından öğrendiğim bir şey var, waiting for someone or something to show you the way.Hiç kimse yok, hiçbir şey yok. Bir bakmışım günler de yıllar da geçmiş, beklemekle kalmışım. Çok hızlı her şey, öyle hızlı ki...bu sözcükler önceden de bu renge bulandı. Ertelemek, beklemek yok dendi onlarla. Ben bu sözcüklerle çok cümle kurdum, çok cümle bozdum. Ama insanın derininde bir yerde hep bir bekleme içgüdüsü var "bekleyen". Beklemekli bir özne olmaktan sıkılan öznenin ne kadar çırpınsa da beklemekten vazgeçemediği, köşeden dönüp nanik yapan beklentileri. Bir zihnin beklemekli çırpınışları.
Öğrendim artık. ne yaparsam yapayım, kendime ne telkin edersem ediyim hiçbir zaman beklentilerimden sıyrılmayı başaramayacağım. İnsanım çünkü. Çünkü ister istemez içimde iyi bir şeylerin olacağına dair bir umut var. Bunu yok edemem. Ama umutlar ve beklentiler de renk renk, çeşit çeşit, boy boy. En gözalıcı renklere değil, en sevdiğim renklere de değil; artık hayatta kalmamı sağlayan ortalama boy, ekonomik, mümkünse şeffaf umut ve beklentilere yöneliyorum. Evet, amaç kendimi korumak. Pamuğa sarmak olası olsaydı onu da yapardım ya abartmaya gerek yok.
29 Kasım 2009 Pazar
24 Kasım 2009 Salı
Explosions in my "mind"-2
Kafamın içindeki patlamalar durmuyor. Her şey yerle bir oldu. Kurudum, katılaştım ve sustum. her şeyin gelip de buraya dayanması...susarak sindirmek, susarak sindirilmek. Ama bu benim seçimim. Susmak benim seçimim. Kelime enflasyonu var zaten, bir parçası olmak istemiyorum bu yapay kelime piyasasının. Korkaklık değil bu, korkacak ne kaldı. Yaşamadığım bir sürü şey, belki başıma gelse biri korkarım hemen. Ama yaşadıklarımdan, gördüklerimden, hissettiklerimden korkacak hiçbir şey kalmadı. Mide bulantısı sadece...kusma, kaçma, görmeme isteği. Çocukken annem her gece ballı süt içirirdi bana. Bir keresinde yalvarmıştım, annecim nolur içmiyim, midem bulanıyor demiştim. Öyle net hatırlıyorum ki...annem her zamanki isteksizliğim sanmıştı. öyle ya ben her gece süt içmek istemediğimi söylerdim anneme. zorladı annem tabi. İçeceksin dedi. İçtim ben de. Ne olacağını bilerek, ne söylediğimi bilerek diktim sütü. Yarıladıktan sonra bütün odaya kustum. Annemle babam kavga ettiler. Midemin bulantısıyla orda dikildim durdum. Hayatım sürekli şikayet etmekle geçtiği için kelimelerim artık hissettiklerimi karşılayamıyor, o yükün altına giremiyor. Amacım kimseyi bu sefer gerçekten kusacağıma inandırmak değil zaten. Bunları geçtim gitti. hoş inandırsam ne olur ki? Ama paçavraya dönmüş bu durumumda bile anlatma ihtiyacı hissediyorum, canlı birine, bakan birine, gören birine. Birine...kim olduğu çok fark ediyor. Bazen hiç fark etmiyor. İnsanlara olan ihtiyacım yaşamımı sürdürmek zorunda olmamla eş anlamlı. Kendi kendimi kilitlediğim odamda Paul Austervari bir Kehanet Gecesi yaşıyorum. İşte kahraman kendini o odaya sokar, sonra kapıyı da kitler, kitlemesine bile gerek yok çekiveririr sadece. Bitmiştir her şey. Kapının içeriden kolu yoktur ki dışarı çıkabilsin. Artık birine muhtaçtır. Kendisini kendi eliyle kıstırdığı odasından çıkabilmesi için "biri" gerekir.
kelimeleri tükettim. Yazacak kelimelerim var hep, ama anlatacak, söyleyecek, konuşacak kelimelerim tükendi. Anlamsız artık hepsi. Gerektiğinden fazla ya da az anlam yüklenmiş her birine. İşime yaramıyorlar. Kendi kelimelerimle acımaya devam ediyorum. O zaman niye? anlatabileceğim her şey bir bumerang gibi gelip beni buluyorsa yine, niye anlatmam gerekiyor, niye istiyorum, niye birine ihtiyaç duyuyorum? Bu da bir muamma şimdilik. Duygularımın teninden kopup gelen, bastıramadığım, görmezden gelemediğim bir tür çığlık. Ama zaman geçer, biz büyürüz, kaç yaşında olursak olalım büyürüz işte. Zaman geçer, biz sigaraya başlarız. Zaman geçer, yaralar kabuk tutar derimizin en dışında. Ama esas tenimiz, herkesten sakladığımız derinimizdeki tenimiz acıyı hep hisseder. Duyarsızlaştığını sanmak, artık her acıya, düşüncelerde rastlanabilecek her tuzağa karşı hazırlıklı olduğunu sanmak büyük bir yanılgıdır. Zihin insanı hep zorlar, acıyı esnetir.
Kafamın içinde oturdum bir köşeye bir yandan uyuyorum, bir yandan da uykumda kafamdaki patlamaları izliyorum. Kan kırmızısı...
kelimeleri tükettim. Yazacak kelimelerim var hep, ama anlatacak, söyleyecek, konuşacak kelimelerim tükendi. Anlamsız artık hepsi. Gerektiğinden fazla ya da az anlam yüklenmiş her birine. İşime yaramıyorlar. Kendi kelimelerimle acımaya devam ediyorum. O zaman niye? anlatabileceğim her şey bir bumerang gibi gelip beni buluyorsa yine, niye anlatmam gerekiyor, niye istiyorum, niye birine ihtiyaç duyuyorum? Bu da bir muamma şimdilik. Duygularımın teninden kopup gelen, bastıramadığım, görmezden gelemediğim bir tür çığlık. Ama zaman geçer, biz büyürüz, kaç yaşında olursak olalım büyürüz işte. Zaman geçer, biz sigaraya başlarız. Zaman geçer, yaralar kabuk tutar derimizin en dışında. Ama esas tenimiz, herkesten sakladığımız derinimizdeki tenimiz acıyı hep hisseder. Duyarsızlaştığını sanmak, artık her acıya, düşüncelerde rastlanabilecek her tuzağa karşı hazırlıklı olduğunu sanmak büyük bir yanılgıdır. Zihin insanı hep zorlar, acıyı esnetir.
Kafamın içinde oturdum bir köşeye bir yandan uyuyorum, bir yandan da uykumda kafamdaki patlamaları izliyorum. Kan kırmızısı...
23 Kasım 2009 Pazartesi
defalarca dinledim bu şarkıyı. sağırmışım dinlerken herhalde. yaşamak gerekiyor bir şarkıyı anlamlandırmak için.
tenimiz ne gerçekten? hücreler, dokular, kemiklerin üstünü dolduran dolgu malzemeleri. İçimizde bir yerlerde gerçek tenimiz var. Duygularımızın teni.Kim dokunabilir ki oraya, ordaki yaraları iyileştirmek şöyle dursun kabullenmeye kim çalışır?
Fiona apple-never is a promise dinlesin herkes. kendimizi kandırmayalım. sen şöyle dersin ben böyle derim her şey gelir bir noktayla sonlanır. Virgül koymana izin yoktur. Ne sen onu ne o seni anlar.bir sürü söz, bir sürü büyük laf.bana küçük sözler lazım, kısa cümleler.
bıktım. her seferinde bir daha inanıp bir daha acımaktan bıktım. Ağzımı açıp hiçbir şey söylememekten, bu mecburi susuş ve kabullenişten bıktım. Paçavraya da dönmüş olsam ummaktan, hala bir şeyler beklemekten bıktım. bıktım bıktım bıktım.
tenimiz ne gerçekten? hücreler, dokular, kemiklerin üstünü dolduran dolgu malzemeleri. İçimizde bir yerlerde gerçek tenimiz var. Duygularımızın teni.Kim dokunabilir ki oraya, ordaki yaraları iyileştirmek şöyle dursun kabullenmeye kim çalışır?
Fiona apple-never is a promise dinlesin herkes. kendimizi kandırmayalım. sen şöyle dersin ben böyle derim her şey gelir bir noktayla sonlanır. Virgül koymana izin yoktur. Ne sen onu ne o seni anlar.bir sürü söz, bir sürü büyük laf.bana küçük sözler lazım, kısa cümleler.
bıktım. her seferinde bir daha inanıp bir daha acımaktan bıktım. Ağzımı açıp hiçbir şey söylememekten, bu mecburi susuş ve kabullenişten bıktım. Paçavraya da dönmüş olsam ummaktan, hala bir şeyler beklemekten bıktım. bıktım bıktım bıktım.
Explosions in my "mind"
sözcükleri hiç kullanmadan hikayeler anlatmak isterdim. Sözsüz bir şarkı olmak. Tınlamak, fısıldamak, yavaş yavaş akmak, anlatmak usulca, hızlıca, kanayarak, durup dinleyerek. Sözsüz bir şarkı olsaydım her şey ne güzel olurdu. O zaman ben ben olmazdım. anlatırdım sadece. Notalarla konuşsaydım, sözcüklerimi bir süreliğine dinlendirirdim.
bir çığlık da olabilirim aslında. tutunamayan bir çığlık. hiçbir yerde tınlamayan, yankılanmayan boş bir çığlık. sözcükler olmadan bütün sözcüklerimi haykıracak bir çığlık.
belki de bir fiona apple şarkısı ya da balmorhae melodisi. Gecenin en koyu anında explosions in the sky tınıları...yıldızlara tırmanan notalar. gökteki patlamalar. dünyanın en güzel adlarına sahip şarkılar. tek satırlık şiirler. 10 dakikalık destanlar. evet, bir post rock şarkısı olmak isterdim.
bir çığlık da olabilirim aslında. tutunamayan bir çığlık. hiçbir yerde tınlamayan, yankılanmayan boş bir çığlık. sözcükler olmadan bütün sözcüklerimi haykıracak bir çığlık.
belki de bir fiona apple şarkısı ya da balmorhae melodisi. Gecenin en koyu anında explosions in the sky tınıları...yıldızlara tırmanan notalar. gökteki patlamalar. dünyanın en güzel adlarına sahip şarkılar. tek satırlık şiirler. 10 dakikalık destanlar. evet, bir post rock şarkısı olmak isterdim.
20 Kasım 2009 Cuma
Sıkıntı
Öyle şeyler yazmak istiyorum ki ben fark etmeden bana dair bir sürü şey söylesin. Bana dışarıdan baksın yazdıklarım. İçimde olmaktan bunaldım. Çok yorgunum.
Pessoa okuyorum. İçime işliyor azar azar. Her şeyden ve herkesten midem bulanıyor. Fiziksel bir nitelik kazanmaya başladı bu sıkıntı durumu. Sürekli başım ağrıyor, sürekli kafamda düşünceleri kovalıyorum. Kovalamaktan bitap düştüğümde oturup bekliyorlar. Her an, her yerde hazır ve nazırlar saldırmaya. Genellikle zayıf oluyorum zaten. Öyle kolay ki kendimi onlara bırakmam. Uykuyla kaçmaya çalışıyorum. Ders aralarında, derslerden sonra, öğleden sonraları...bulabildiğim boş zamanlarda bir şeyler yapmak yerine uyuyorum işte ben de. Körkütük uyuyabilsem keşke. Sürekli uyanıyorum, yarım yamalak rüyalar görüyorum. Gördüğüm şeyleri değil, gördüklerimin yarattığı o rahatsız hissi hatırlıyorum.
Neye, kime nasıl bir anlam atfetsem? aklımın ucunda hep aynı soru olduktan sonra ne fark eder ki. yaptığımız şeyler, seçimlerimiz, ilişkilerimiz, bedenimiz, önceliklerimiz, duygularım hepsi ama hepsi bizi nereye götürüyor? ben kendimi bir yerlere götürebiliyor muyum? gerçekten seçim yapabiliyor muyum? ne kadar cesur olabiliyorum, ne kadar istiyorum bir şeyleri? Uyuşuk bir biçimde yaşamın geçmesini, şarkıların bitmesini bekliyor gibiyim. Hep şu da bitsin, o da geçsin ondan sonra yaşamaya başlarım diyorum. Yaşam nasıl bir şey? önü, sonrası, sağı, solu mu var bunun? Geçen her saniye, her dakika yaşam değil mi?
Bütün bunları düşünmek istemiyorum. Düşünmeme gerektiği halde düşünmek istemiyorum. Zorunlu olduğum hiçbir şey yapmak istemiyorum. Kafamı yastığıma değil de birinin omzuna koymak istiyorum şu an. İtiraf etmesi, anlaması, anlatması güç şeyler istiyorum bu ara.
Bölüm değiştirince bir kısım insanın "aferin, çeviride daha çok para var" deyişi geliyor hep aklıma. Aklıma hep bu tür denklemlerle çekip çevirdiğimiz emanet, yapay, plastik yaşamlar geliyor. Acı acı güldürüyor beni bu söylenenler. Pessoa okuyorum sonra yine, zihnimden tekrarlıyorum. Hayvanlarla insanların arasındaki fark nedir ki diyen ses. Çoğu insan, nerdeyse herkes, bildiğini sandığı, yönettiğini sandığı bir gelecek sahibi olmaya çalışırken öylesine bilinçsiz ve kör davranıyor ki. midem bulanıyor. Tekrar tekrar midem bulanıyor. Bütün bu anlamsızlık, bütün bu körlük, insanların kendilerini böylesine adayışları... Gözlerimi kapıyorum, uyuyorum ama hiç bitmiyor, hiç geçmiyor.
"söyleyebildiğimiz, yapabildiğimiz, düşünebildiğimiz ya da hissedebildiğimiz her şey aynı maskeyi takar, aynı kılığa bürünür. Sırtımızdaki kıyafetleri çıkarmak nafile; asla çıplak kalamayız, çünkü çıplaklık ruhta gerçekleşen bir olgudur, soyunmakla olmaz. "
ruhumu bütün giysilerinden soymak istiyorum. bütün o yünlü, kalın giysilerinden...
Pessoa okuyorum. İçime işliyor azar azar. Her şeyden ve herkesten midem bulanıyor. Fiziksel bir nitelik kazanmaya başladı bu sıkıntı durumu. Sürekli başım ağrıyor, sürekli kafamda düşünceleri kovalıyorum. Kovalamaktan bitap düştüğümde oturup bekliyorlar. Her an, her yerde hazır ve nazırlar saldırmaya. Genellikle zayıf oluyorum zaten. Öyle kolay ki kendimi onlara bırakmam. Uykuyla kaçmaya çalışıyorum. Ders aralarında, derslerden sonra, öğleden sonraları...bulabildiğim boş zamanlarda bir şeyler yapmak yerine uyuyorum işte ben de. Körkütük uyuyabilsem keşke. Sürekli uyanıyorum, yarım yamalak rüyalar görüyorum. Gördüğüm şeyleri değil, gördüklerimin yarattığı o rahatsız hissi hatırlıyorum.
Neye, kime nasıl bir anlam atfetsem? aklımın ucunda hep aynı soru olduktan sonra ne fark eder ki. yaptığımız şeyler, seçimlerimiz, ilişkilerimiz, bedenimiz, önceliklerimiz, duygularım hepsi ama hepsi bizi nereye götürüyor? ben kendimi bir yerlere götürebiliyor muyum? gerçekten seçim yapabiliyor muyum? ne kadar cesur olabiliyorum, ne kadar istiyorum bir şeyleri? Uyuşuk bir biçimde yaşamın geçmesini, şarkıların bitmesini bekliyor gibiyim. Hep şu da bitsin, o da geçsin ondan sonra yaşamaya başlarım diyorum. Yaşam nasıl bir şey? önü, sonrası, sağı, solu mu var bunun? Geçen her saniye, her dakika yaşam değil mi?
Bütün bunları düşünmek istemiyorum. Düşünmeme gerektiği halde düşünmek istemiyorum. Zorunlu olduğum hiçbir şey yapmak istemiyorum. Kafamı yastığıma değil de birinin omzuna koymak istiyorum şu an. İtiraf etmesi, anlaması, anlatması güç şeyler istiyorum bu ara.
Bölüm değiştirince bir kısım insanın "aferin, çeviride daha çok para var" deyişi geliyor hep aklıma. Aklıma hep bu tür denklemlerle çekip çevirdiğimiz emanet, yapay, plastik yaşamlar geliyor. Acı acı güldürüyor beni bu söylenenler. Pessoa okuyorum sonra yine, zihnimden tekrarlıyorum. Hayvanlarla insanların arasındaki fark nedir ki diyen ses. Çoğu insan, nerdeyse herkes, bildiğini sandığı, yönettiğini sandığı bir gelecek sahibi olmaya çalışırken öylesine bilinçsiz ve kör davranıyor ki. midem bulanıyor. Tekrar tekrar midem bulanıyor. Bütün bu anlamsızlık, bütün bu körlük, insanların kendilerini böylesine adayışları... Gözlerimi kapıyorum, uyuyorum ama hiç bitmiyor, hiç geçmiyor.
"söyleyebildiğimiz, yapabildiğimiz, düşünebildiğimiz ya da hissedebildiğimiz her şey aynı maskeyi takar, aynı kılığa bürünür. Sırtımızdaki kıyafetleri çıkarmak nafile; asla çıplak kalamayız, çünkü çıplaklık ruhta gerçekleşen bir olgudur, soyunmakla olmaz. "
ruhumu bütün giysilerinden soymak istiyorum. bütün o yünlü, kalın giysilerinden...
6 Kasım 2009 Cuma
Rüyalar Gerçek Olsa, Ne Olur?
Hayatımdaki huzurun sahteliği aşkımın huzursuzluğuyla başa baş gider. Beslerler birbirlerini. Bölük pörçük, yarım yamalak rüyalar görmeye başlarım akabinde. Rüyalarımda en sık hissettiğim duygu geç kalmışlıktır. Normal yaşamıma paralel ama az biraz daha sürreal, biraz daha olasılıklara ve kombinasyonlara açık bir dünyadır rüyalarım. Heyhat ki Burcu olmanın açmazlarından ve sıkıntılarından genelde rüyalarımda da kaçamam. Kıramadığım döngülerim var. Rüyalarımda da tekrarlanırlar.
Hayatımda gördüğüm en güzel rüyanın nasıl içine ettiğimi hatırlıyorum. Yıldızlara çıkmıştım oysa. Her yer yıldızdı. Niye korkuyordum ki, niye kontrollü olmak zorunda hissediyordum kendimi? Artık hangisi gerçek hangisi rüya bilmiyorum. Her halükarda sakat olan bir yanı var tavrımın.
Yıldızlara çıkmıştım ben, niye inmek istedim ki? Paralel evrendeki arkadaşlarımdı hani onlar benim. Gökyüzüne baktığımda kafamdan geçenleri okuyuverirlerdi. Çıplak olmaktan mı korktum, birilerinin beni gerçekten anlamasından mı çekindim? Bildiğim bir şey var, o da rüyalarımda bile Burcu olmanın dayanılmaz bir ağırlığı olduğu.
Milan Kundera’ya ihanet ediyorum.
Hayatımda gördüğüm en güzel rüyanın nasıl içine ettiğimi hatırlıyorum. Yıldızlara çıkmıştım oysa. Her yer yıldızdı. Niye korkuyordum ki, niye kontrollü olmak zorunda hissediyordum kendimi? Artık hangisi gerçek hangisi rüya bilmiyorum. Her halükarda sakat olan bir yanı var tavrımın.
Yıldızlara çıkmıştım ben, niye inmek istedim ki? Paralel evrendeki arkadaşlarımdı hani onlar benim. Gökyüzüne baktığımda kafamdan geçenleri okuyuverirlerdi. Çıplak olmaktan mı korktum, birilerinin beni gerçekten anlamasından mı çekindim? Bildiğim bir şey var, o da rüyalarımda bile Burcu olmanın dayanılmaz bir ağırlığı olduğu.
Milan Kundera’ya ihanet ediyorum.
2 Kasım 2009 Pazartesi
Rutinsel Bunalım
Yataktan kalkar kalkmaz hatta daha kalkmadan önce, telefonun alarmını 9'ar dakika ileriye doğru atarken başlıyor düşünceler sökün etmeye. Bir süreliğine kaçmak için 9'ar dakikalık ertelemeler yapsam da bir yerden sonra kendime küfrederek uyanıyorum. Gün nasıl geçecek? Ah kalkmak zorunda olmasam. Kim yine sorumluluklarla cebelleşecek, kim yine kendini ikna etmenin, teskin etmenin yeni yollarını keşfedecek? Hava tam benim havam oysa. Zorunluluklar olmasa yumuşacık akıtsam o zamanı. Tamam belki dişe dokunur bir şey yapmış olmam.Ama kime göre neye göre?
Yurttan çıkarken, yurdun güvenlikçisinin yerinde olmak istedim bugünlüğüne. O kabininde sıcacık çayını yudumlarken ben derse gitmek zorundaydım çünkü. O yağmuru, insanları, gökyüzünü izleyebilirdi ben derse yetişmek zorundaydım. Öyle veya böyle rutinimle uzlaşmanın yollarını aramalıyım yine de. Tutunmam gerek. Tutunmayan olmak da enerji istiyor, bunun için gerekli enerjim yok.
Hayat bir yandan çok büyük, çok garip. İç içe geçmiş bir sürü şey. Öncelikler, kişiler her şey değişiyor. Güçsüz olan yalnız yanım Eylül Akşamı'yla avutuyor yalnızlığını. Güçlü olan yalnız yanım sözcüklerini bile diyor şimdilik. Yaz, anlat, kendini dinle, sözcüklerini bile...
Bi-li-yor-um
Bil-i-yor-um.
Yurttan çıkarken, yurdun güvenlikçisinin yerinde olmak istedim bugünlüğüne. O kabininde sıcacık çayını yudumlarken ben derse gitmek zorundaydım çünkü. O yağmuru, insanları, gökyüzünü izleyebilirdi ben derse yetişmek zorundaydım. Öyle veya böyle rutinimle uzlaşmanın yollarını aramalıyım yine de. Tutunmam gerek. Tutunmayan olmak da enerji istiyor, bunun için gerekli enerjim yok.
Hayat bir yandan çok büyük, çok garip. İç içe geçmiş bir sürü şey. Öncelikler, kişiler her şey değişiyor. Güçsüz olan yalnız yanım Eylül Akşamı'yla avutuyor yalnızlığını. Güçlü olan yalnız yanım sözcüklerini bile diyor şimdilik. Yaz, anlat, kendini dinle, sözcüklerini bile...
Bi-li-yor-um
Bil-i-yor-um.
1 Kasım 2009 Pazar
HANGİ KİP OLMAK İSTERDİNİZ?
Kendimi okuduğum kitaplara ihanet ediyormuş gibi hissediyorum. Kapağı kapattıktan sonra yine bu dünyanın kiri pası bulanıyor üstüme, unutuyorum işte. Kafamın bir köşesinde sadece "ben neyi unutmamalıydım" diyen bir soru işareti kalıyor. Sonra onu da unutuyorum tabi. Bütün bu toplu unutmalar bilinç kaybına ya da tam anlamıyla bir bellek yitimine yol açmıyor allahtan. Hatırlıyorum. An çakımlarında tokat gibi vuruyor kitaplarım. Kitaplara ihanet edip etmediğime karar vermeden önce yaşamam ve hissetmem gerek sanırım. Yol ayrımlarında, sessizliklerde, karşımdakinin gözlerinin içine bakarken, ağzımdan çıkacak sözcüklere bir şekil vermeye çalışırken..
Garip bir sürece girdim. Kelimeleri şekillendirme süreci belki, belki de değil. Tek başınalık kötü değil. ben bunu hep bildim. Ama artık daha iyi biliyorum. Başımı yaslayacak bir omuz istemez miydim, isterdim tabi. Kelimelere yaslansam, onlarda bana yaslansalar yazsak dursak birbirimizi. Ben de düşüncelerimi öldürmekten vazgeçsem. Kelimelerimi alıp karşıya onlarla konuşsam.
Ben şart kipi kullanmayı seviyorum. Seviyorum işte, bu kadar basit. Patolojik bir vaka haline getirmeme gerek yok kendimi. Her şeyimiz şartlara bağlı değil mi sanki?
Ben bir şart cümlesiyim.
Garip bir sürece girdim. Kelimeleri şekillendirme süreci belki, belki de değil. Tek başınalık kötü değil. ben bunu hep bildim. Ama artık daha iyi biliyorum. Başımı yaslayacak bir omuz istemez miydim, isterdim tabi. Kelimelere yaslansam, onlarda bana yaslansalar yazsak dursak birbirimizi. Ben de düşüncelerimi öldürmekten vazgeçsem. Kelimelerimi alıp karşıya onlarla konuşsam.
Ben şart kipi kullanmayı seviyorum. Seviyorum işte, bu kadar basit. Patolojik bir vaka haline getirmeme gerek yok kendimi. Her şeyimiz şartlara bağlı değil mi sanki?
Ben bir şart cümlesiyim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)