26 Ocak 2010 Salı

Mayın Tarlası

Dünyanın en ezik oyunu olabilir. Saçma ve anlamsız da olabilir; lakin bunların hiçbiri benim saatlerce mayın tarlası oynamama engel değil, olamaz da. şöyle bir düşünüyorum da ilk ne zaman başladı diye, garip bir öyküsü var bu mayın tarlası olayının bende. yani garip felan değil tabi; ama hayattaki diğer şeylere çok benziyor.ilk başta öylesine, yapacak hiçbir şey bulamadığım için bari mayın patlatiyim üleyn şeklinde oynadığım oyun, zamanla derslerden, insanlardan, düşüncelerimden kaçmak için bir sığınak haline geldi. Resmen oyunu oynarken hiçbir şey düşünmüyorum, tek tasam yahu bitiriyim artık şunu be gibi düşüncelerden ibaret. her seferinde bitiricem, bitirebilirim ya da baktım gördüm ki bitirilecek gibi değil bari kendimi aşıyım gibi garip düşüncelerle oynuyorum. Öyle veya böyle oynayıp duruyorum işte. Yapaylıkta ve zaman öldürmekte sınır tanımıyorum.
Ama ben derim ki mayın tarlasını çok da hafife almayınız. Gerçek hayata teğet geçtiği bir sürü yer var. Bunlar benim zorlama çıkarımlarım olabilir tabi, ama yine de çıkarım çıkarımdır. Mesela;
1. Rastgele oynamak istediğinizde başarı şansınız sıfırdır. Hiçbir şekilde çeşitli yerlere serpilmiş o mayınlarla başa çıkma şansınız yoktur. Bu yüzden her ne kadar kimi zaman rastgele seçimler yapmanız gerekse de genel olarak önceki seçimlerinizi göz önünde bulundurarak ilerlemeniz gerekir. Aynı hayat gibi. Rastgelelik insanı pek bir yere götürmüyor ne yazık ki.
2. Kenarlarda, köşelerde çok dolaşma. şansını çok zorlama. içten içe bir mayına basacağını bile bile gidip de belki bu sefer mayın çıkmaz deyip basıverme oraya. Güm !! bir oyunun daha sonuna geldik. Tabi tekrar başlama şansınız sonsuz, ama aynı hataları yapmaya devam ettiğiniz sürece başarısız olma şansınız da sonsuz. Yine, aynı hayat gibi geyiğini yapıyorum, hazır olun. Hayatta da aynen böyle işliyor mantık. Her ne kadar genellikle yaşananlardan ağzınızın payını almış olsanız da ,ya bu sefer öyle olmazsa deyip her seferinde yok efenim yeni ümitlermiş, yeni bilmem nelermiş yaratır durursunuz. E tabi demiyorum ki ümit etmeden yaşayın. Ben diyorum ki azıcık farkında olun be kardeşim, bak gördün, biliyorsun göz göre göre de yapılmaz ki. Yani en azından kendime diyorum. Baktığın yeri gör kızım, tek istediğim bu senden.
3. Şimdi mayın tarlası oynarken her ne kadar her şeyi belli bir mantıkla oynamaya çalışsanız da, o da yetmiyor ki. Şans faktörü denen bir şey var. Bu mayın nerden çıkar, sağ mı sol mu insanın içine doğmuyor ki. İçine doğduğunda da bu tamamen şansa oluyor, başka bir şey değil. Hayatta da böyle bu. Tırmala dur istediğin kadar, insanın azcık da şansı olcak. Bu da beni hayat bana şans vermiyor ki ulan adlı önceden sıkça bahsi geçen argümanıma getiriyor. Eee tabi ki uğraşıp didincez, ama biraz şansımız olsa fena mı olur. Mayınlara basmaktan gına geldi içime, o kadar diyim.
4. Mayın tarlası bir zeka oyunu değil, ee tabi aptal olmamak her şeyde olduğu gibi bunda da şart. Amma velakin cin olmanıza felan gerek yok. Bildiğin mal bir biçimde mayın bulmamaya çalışıyorsun falan. Sabırlı mıyım peki? eh kendime göre benim de bir sabır sınırım, sabır taşım var. Ama bu oyunu oynarken sabır denemesi falan değil amacım. Bir öylesinelik var, düşünmemezlikten gelme durumu var. oynuyorsam, oynuyorumdur. İlla bir amacı mı olması gerekli gibi bir üste çıkma durumu var. Valla hayat da pek öyle mantığa şuna buna gelmiyor aslında. içine bir yere sıkışan duygular var ya sürekli dır dır, mır mır sonunda çaat, istediklerini yapıyorsun mecburen. Sen yapmadığını sanıyorsun, ama aslında yapıyorsun. Zaten en zekice tarafı da burası. Öylesinelik desen ohhoo diyorum gayet amiyane bir biçimde. Yaptıklarımızın ne kadarını istediğimiz için, ne kadarını zorunluluktan, ne kadarını bir duygunun peşinden gitmek için yapıyoruz ben bir türlü bilemiyorum açıkçası. Ha bilmeme gerek var mı? Yok tabi.
5. Önceki dört maddenin birbiriyle çelişen yerleri yok değil mi, ee var tabi. Hayat da zaten bir kocaman çelişki deyip noktalayabilirdim bu yazıyı. Heyhat ki ben devam ediciim. İçinden geleni yaparsın olmaz, planlarsın olmaz, sabırlı davranır beklersin olmaz, sabırsız davranır koşiyim yürümek de neymiş ki dersin olmaz, ümit eder inanır "bu sefer öyle olmayacak, tııı biliyorum ben içimde iyi hisler var" felan dersin yine olmaz, ee ümit etmeden zaten hiç ama hiç olmaz. Hah dersin denge lazım. Azıcık şundan, azıcık bundan aliyim. Oh bak şimdi hayatım ne güzel olcak. Ben hem mantıklı hem de duygularını göz ardı etmeyen bir insanım, öyle oliciim dersin.. Bu da ayrı bir masal işte. Çok mantıklı insanları oldum olası sevmedim, hahh kendim neyim sanki bilemiyorum ama çok da robot diilimdir hani, neyse. Eee über-eğlenceli şu bu bilmem ne insanları da anlamıyorum. Eğlenmekle de hayat geçmez gibime geliyor. Eğlenirken bir şeyler yapsak fena olmaz mı insanıyım biraz. Eh ama sen de diyebilirsiniz şu noktada. Ee derseniz deyin napiyim yani. Ben her gün neler neler diyorum, ohohh...İşin sorunlu kısmı ben o süper dengeyi sağlamış insanlara daha bir anormal insan gözüyle bakıyorum. Bir bakıyorsun mutlu, huzurlu, sosyal, sorumluluk sahibi, dersleri iyi, böyle geleceğini felan da planlamış, gerekli adımları gerektiği zamanlarda güzel güzel atıyor. böyle insanlar var gerçekten. Bunlar bir de güzel/yakışıklı, sevgilileri falan da var, kültürlüler de . İnanın nerden saldıracağımı bilemiyorum, anlamışsınızdır beni umarım. Ne olsam, ne yapsam bilemedim işte ben de. Oturdum bunu yazdım.
Sanırım altın denge insanıysanız benle bir daha da olsa konuşmazsanız. ama heyhat ben yazdım işte.

14 Ocak 2010 Perşembe

trouble evey day' and night

yılan kuyruğunu vurup durdu içinde bulunduğu kapta. Upuzun bir yılandı, çok inceydi. Derisi pul puldu, sertti. Çığlık attım mı atmadım mı kestiremiyorum tam. Ama içimde bir yer bağırıp durdu yılan ikinci kez karşıma çıkınca. İlk seferinde de aynı kadın, aynı kurnaz gülüşle bir şey göstereceğim sana demişti. Bu sefer yılanı dışarı çıkarmıştı. O, hiç korkmuyordu. Ben korkudan daha ötede bir yerdeydim. Kaskatı bir şekilde durup bekliyordum. Ama yılanı benim için getirmemişti. başkasına karşı yapacağı bir sürprizin! parçası olarak getirmişti. Bana niye gösterdi öyleyse? Ben yine parçası olmak zorundaydım bu türden sinir bozucu oyunların? Rüyalarda isyan edemezsiniz değil mi? İsyan ettiğinizde rüya olduğunu anlayıp kendinize gelirsiniz ya da. Ama gerçeklik ve rüya arasında çok kırılgan bir denge var. Rüyalarınızda belli bir sınırı aşıp o kırılgan dengeyi zedelemediğiniz sürece bütün gerçekçiliğiyle en can yakan rüyaları görebilirsiniz.
Bilinçaltımda biriktirdiğim bütün çer çöp, rüyalarımda karşıma çıkıp, hadi bakalım uğraş bizimle diyorlar. Köpeklerle dolu bir yol, nerdeyse kimse yok. Korkuyorum, çok yorgunum. Saatlerdir, kaçıyorum. Ama birinin peşine takılıp bir yol seçiyorum. Sarışın bir adam. Belki İngilizdir. O an bütün stres, bütün korkular, bütün intihar tasarılarım kayboluyor. Yüzümüze vuran güneşte rahatlatıcı bir şey var. gözüme girip çıkan o parıltıda dünyayı güzelleştiren bir şey var.İntiharı unutuyorum o an, dünya ne olursa olsun güzel diyorum. Sonra o kayboluyor. başka birine dönüşüyor. Güneş kayboluyor. Akşam çöküyor, sokaklar ıssızlaşıyor. Yine kaçmam, içimdeki sıkıntıyı da kendimle birlikte sürüklemem gerekiyor.
Sorun şu ki uyumaktan korkar oldum. Rüya görmekten ürküyorum. Verdikleri o rahatsız his kolay kolay geçmiyor, üstelik bu sefer sadece yarattıkları hissi değil rüyaları da hatırlıyorum. Hyatımda en gördüğüm en büyük bez afişlerden biri. Devasa bir caddede yine bir yere yetişmeye çalışarak yürüyorum. O devasa caddeye, o devasa bez afişi asacaklar birazdan, ister istemez seyrediyorum. O kadar kocaman ve ağır ki bez. üstünde bir sürü yazı, bir sürü renk var. Merak ediyorum ne yazdığını. Yürüme hızımı yavaşlatıyorum. bezi silkeliyorlar ve kocaman caddenin iki yakasını birleştirecek biçimde iki uç tarafından da çekiyorlar. O an kötü bir şey olacağını anlıyorum, ama önce yaızları okuyorum. Deterjan ya da yine böyle saçma bir şeyin reklamı. Onlar bezi silkeler silkelemez havayı bir madde kaplıyor. gökyüzü onunla doluyor. Renksiz bir madde aslında, ama varlığını havanın ağırlığında hissetmek mümkün. Ciğerlerim havasız kalıyor. Öyle korkuyorum ki. Koşmaya çalışıyorum. ağzımı sımsıkı kapatıp, kendimi o maddeden koruma çabasıyla koşuyorum. Niye kimse yok? Hiçbir yerde kimse yok. Bu bir felaket senaryosu ise eğer bir sürü insanın da benimle beraber kaçması, gerekirse ölmesi lazım.

rüya görmeden uyumak istiyorum. baş ağrısıyla uyanmak istemiyorum. hep uyumak, hep uyumak istiyorum...

13 Ocak 2010 Çarşamba

göz

Gözlüklerini çıkardı, bir kenara koydu. Yorgun gözlerini önce odada dolaştırdı tembelce, isteksizce...yeni bir şey, hani hep "yeni"... neyse. gözlerini ekrana dikti sonra. yeni bir şey? parmak uçlarında harfler. kararsızca, umutsuzca parmak uçlarına dokunup dokunup kaçtı her biri. Yarı açık camdan rüzgarın soğuğunu hissetti sırtında. kendi sırtını sıvazlamak...istedi, evet. onun yerine yüzünü ellerinin arasına aldı yine. gittikçe küçülen yüzünde sadece gözlerini hissedebiliyordu. acıtan iki yara gibi. Bakabileceği her yere baktı. Aynaya, gökyüzüne, duvarlara, ağaçlara, bağırıp çağıran çocukların ayakkabılarına, karşı apartmanın perdesiz odalarına, ışıklara,karanlığa, kendi içine. aradığı şeyi hiçbir yerde bulamadı.
Son zamanlarda nereye giderse gitsin gözleri bir arayış içindeydi. Aradığı her neyse onu kaçırmamak için bütün gücüyle gözlerini etrafa saçtı durdu. İnsan yüzleri biriktikçe, insan yüzleri gözlerinin önünden defalarca geçtikçe belki de hiç göremeyeceğim bir şeyi arıyorum diye düşünmeye başladı. İnsanların yüzlerine bir anlam atfetmek, o anlama tutunmak saçma dedi. Gece hep yıldızlara baktı. Bulutlu, karanlık gecelerde balkona çıkıp gökyüzüyle beraber soğuğa baktı. Öyle çok baktı, öyle çok yordu ki gözlerini; artık dışarı çıktığında gözlüklerini takmaz oldu. Bulanık görmek işine geliyordu. Hayal kurmasını, umut etmesini engellemiş oluyordu böylece.
Bunlar küçük hikayeler, dedi kendine. Dedikten sonra bir iç geçirip gayri ihtiyari yine odayı süzmeye başladı. Duvarlara nüfuz etti bakışı. kabul etmek zorundaydı işte. Yok yok yok yok. aradığım şey yok. yok işte. yok. Anla artık. anla...
kabullenmek en zoru diye fısıldadı bu sefer bir ses. Duyuların yetmez. görmek yetmez. duymak yetmez. içinde bir şeyleri kırmadan, dökmeden, gürültü koparmadan hiçbir şey değişmez dedi. Her gün duyduğum o milyonlarca sesten de bıktım dedi kız. Bahçede oynayan çocuk seslerinden, araba alarmlarından, kamyonlardan, okul zillerinden, milli marşlardan, bilgisayarın vızıldayan sesinden, anonslardan...yatağıma, rüyama sızan seslerden de görüntülerden de çekip alsam kendimi...dedi kız. usulca, sessizce. kimse duymadı. O kadar çok ses vardı ki. kimse duymadı. iyi ki kimse duymadı dedi. dudakları bile kıpırdamadı.

Ben dedi, ah ben, ben güzel şeyler, anlamlı şeyler istiyorum. Ben var ya ben, ben değişmek, iyileşmek istiyorum. ben ah ben ben ben kaçmak istiyorum dedi ağlayarak. sırtını döndü. bakışlarını kaçırdı. bana hiçbir şey yetmiyor, biliyor musun dedi aynadaki kıza. aynadaki kız başını salladı. Derin o kadar saydam ki içini görebiliyorum. Pek bir şey kalmamış dedi. Damarlarımı peki dedi kız, damarlarımı güzel buluyor musun?

10 Ocak 2010 Pazar

Until the Morning Comes

hele bugün bir geçsin, yarın da geçer elbet. Eee yarın geçerse öteki gün zaten geçer. Böyle haftaları, ayları hatta azcık kassam yılları bile geçiririm. Uncomfortably numb. bir de comfortably numb olsam, her şey daha kolay olcak. değilim tabi.hiç olmadım ki.
hayatımın hiç bir evresinde bu kadar hırpalandığımı ve törpülendiğimi hissetmedim. Her şey üst üstüme geliyor, bir türlü kaçamıyorum. Kendimi bir şeylere adamaktan ödüm kopuyor. Adayamam ki zaten. Gücüm yok. kolalanmış dantel gibiyim. Kaskatı, çok ütülenmişim belli.
nasıl oldu da bu kadar duyarsızlaştım, katılaştım ben de bilmiyorum. Evet, hep bir şeyler vardı ama idare ediyorduk bir şekilde alter egolar falan. Noldu da bu kadar çıplaklaştı iç dünyam, önceki senelerden ve günlerden farklı ne oldu da birden tokat yemeye başladım kendimden?
niye soruyorum ki, sanki bir şeyleri değiştirebilecekmişim gibi. kabullenmeye başladım da ondan oluyor bütün bunlar, ben biliyorum içten içe.
doğru düzgün, elle tutulur yüzüne bakılır beklentim kalmadı. Günü geçiştirelim sabaha kadar yeter. gecelik hikayeler yazıyorum, sonra uyurken siliyorum kafamdan onları. böylece ertesi güne "yepyeni" bir ben olarak uyanıp beklentisiz bir biçimde hayatıma devam ediyorum. Tabi keşke bu kadar düzgün işleseydi bu mekanizma. Hayat istisnalardan ve eksikliklerden ibaret. ya da benim hayatım diyelim. tıkır tıkır işleyen hayatlar da biliyoruz, hiç bahsini açmayalım. Bu konuşma şekli de sıktı artık. neyim sanki, rahat batıyor işte. Varoluşsal problemlerle boğuşup durmaktan gözümü bile açamıyorum. Açmiyim zaten ne fark eder.
Ne fark eder ne fark eder. en sevdiğim ifade biçimi. ama yine de didinip duruyorum. her an ağlayabilecek, her an bir şeyleri lanetleyecek konumda olmamın dışında her şey hep aynı. hep aynı hep aynı. Rahatsız edici derecede tanıdık, bıktırıcı derecede aynı işte. İçimde koca bir canavar var. tüylerini okşuyorum arada. arkadaş oluruz belki de rahatlarım biraz.