çilek mevsimi geçti, çok kısa sürüyor zaten( hoş uzun sürse bitmeyecek mi sanki) Artık her mevsim her meyve var gerçi, ama tadı yok mevsiminde yenmeyince... bu arada mevsimleri meyvelerle falan takip ediyor ya da anıyor değilim. bir elmadır, sadece elmadır benim için.
Çilek işte...şekere batıra batıra yediğim için çilek...küçükken hem renginden ötürü hem de bu şekere batırma olayını çok sevdiğimden çileği de bayıla bayıla yerdim. Halbuki çilekten çok şeker yerdim, şeker pembeleşirdi bitmeye yakın. severdim o görüntüyü, bir ritüeli gerçekleştirmiş olurdum. sanki yaz mevsiminin hakkını vermek için daha çok meyve, daha çok dondurma yerdim; sanki onları yemezsem yaz yaz olmaktan çıkardı. Nasıl kışın kestane yemeden ya da mısır patlatmadan geçmezse (patlamış mısır kışı ya da sonbaharı çağırır bana; koçandaki mısır da yazı tabii, yazlık sinemalarla beraber) yazları da çileksiz, şeftalisiz, kayısısız ya da dondurmasız geçmezdi. sonra büyüyünce sanki meyvelere ve meyvelerle beraber diğer şeylere verdiğim o güzelim duygularım da gitti... çoğu şey gibi. bir kalp sıkışmasıyla ya da ağrı veren bir tür bellek zonklamasıyla hatırlıyorum kokuları, şeyleri, o şeylere yüklenen hisleri, hayalleri, düşünceleri... olduğu 'şey'le, çilek olmakla sınırlı değil çünkü çileğin söyledikleri, artık hiç değil zaten. Yabancı diller öğrenildi, başka adlarla başka hislerle çarpıştı çilekler, şeker daha da pembeleşti.
Zamanın geçişine, mevsimlerin birbiri üstüne devrilip durmasına yiyeceklerle, duygularla, tenimin rengiyle karşı durmaya çalışırmışım bir zamanlar.bir zamanlar ben çocukken... bilirdim ki bütün güneş yanıklarım, kış boyunca yapacağım her banyoyla daha da silinip kaybolacaktı; ama yine bilirdim ki haziran geldiğinde taa eylüle kadar yine güneş beni yakacaktı, kaçmayacaktım. Dönüp baktığımda sallanan bir sandalyede uyuklamak gibi bir tadı var hatırlamanın bunları, yukarıdaki bellek zonklaması deyişinin aksine. Sorun belki de bu hatıraların içine şimdiden, şimdinin geçmişimin geçmişine dayanan anlarına da sızmasından kaynaklanıyor... hikaye üretmek, bağlamak uçları hep, her şeyi çoğu şeyi hep birbirine bağlamaya çalışan bana acı veriyor... ürettiğim hikayeler, elimde kalanlar yemeyi bir türlü beceremediğim erik gibi...
zamanın geçişiyle uzlaşacak bir yol bulmalı...ötesi, ötenin dahası yok benim için bu konuda. içimdeki baskı, içimdeki keder, içimdeki boğulma hissi tekrar tekrar yüzeye çıkıp durdukça ne yapacağımı bilemez oluyorum. bunca yıldır tanıdığım hislerimi alıp da nereye koysam, çıkarıp da nereye assam bilemez hale geliyorum. içim içime dolaşıyor, dışıma hiç kaçamıyorum.
uzun zaman oldu... aldığım meyveler senelerdir dolap köşelerinde çürüyor. bir heves aldığım şeyler, bir heves hayatımı değiştirmek istemeler 'çürümenin kitaplarını' okutuyor.
güzel bir şeyler için. evet, bütün iyi niyetimle.
13 Temmuz 2011 Çarşamba
6 Temmuz 2011 Çarşamba
sözcükler beni gelip vurmuyor. vurduğunda da tam can evimden vuruyor. üşüyorum, bıkıyorum, gözlerimi kapayıp uyumak istiyorum. çoğu zaman yazmak ve yazmamak arasında gidip gelen zihnim, ne parmak uçlarını bulaştırıyor kelimelere ne de bir kalemi tutup kağıdı kelimelere buluyor. yazmak demek, bir şeyleri damıtmak demek benim için. basit her şey belki, ama kafam hep karışık benim, hele de iş bir şeyleri sözcüklere dökerek 'açmaya' gelince. yazmak çünkü, kendini açık etmek, saklasan da sözcüklerle kendini, geriye de çeksen yine de açık etmek demek. Kimseye yazmıyor da olsan, kimse okumayacak da olsa zihninin gerisinde hep birilerine yazmak, birilerine bir şey anlatmak demek. bütün dert insan olmakla alakalı. Persona'da susan kadının sessiz dünyasına da sızıyor hayat. bütün kabalığıyla ve bütün basitliğiyle. Yine de her şeyin konuşularak ve yazılarak yani bir nevi kelimelere bulanarak çözülebileceğini düşünenler için yazıyorum tam da bu satırları, bir nevi bir paradoksu yazıyorum belki, ama yazıyorum işte metacognitifliğin yeri de zamanı da değil. Her şeye çözüm odaklı yaklaşmanın zaten apayrı bir sorun olduğunu düşünüyorum, bir de onun dışında her şeyi sözcüklere bulayarak, her şeyi söylemenin sadece sözcüklerle 'söylenebileceğini' sanarak konuşmanın ve yazmanın çoğu zaman, her zaman hatta nerdeyse, bir mastürbasyondan, kişiye kendi sözcüklerinin verdiği bir esrimeden fazla ya da farklı bir şey olduğunu düşünmüyorum. Bu da insan olmakla alakalı yine, susmak 'çözüm' de değil çıkış yolu da... ama işte sözcüklerin açık edemediği, sözcüklerin bazen boğduğu, harcadığı, acıttığı anlar var, azıcık 'sus' azıcık 'konuşma' demek istediği anlar insanın... bu kadar rahatsız olmasaydık susmalarımızdan, iki insan yan yana kaldığında hep konuşmak zorunluluğunu hissetmeseydi, belki de sözcükler bu kadar pespaye, sözcükler bu kadar bilindik olmaktan çıkardı. Çünkü sessizlik sözcükleri anlamlandırır, sessizlik olmasa sözcükler de olmazdı. Bu kadar konuştuktan sonra yazarak, kendimi değilliyorum ben de. Sessizlikte asılı kalan sözcükleri birer birer zihnime bırakmak için birazcık susmak...
biraz cesaret, perdeyi arala
gemliğe doğru deniz var, sakın şaşırma....
biraz cesaret, perdeyi arala
gemliğe doğru deniz var, sakın şaşırma....
28 Haziran 2011 Salı
salıncaktaki turuncu saçlı kadın
tamamen siyah beyaz olan Dagur Kari'nin İngilizce adı dark horse olan filminin renkli birkaç saniyesi var sadece... arabada giderlerken, köprünün tekrar kapanmasını bekledikleri an... bizim saçlarına hep kahverengiyi yakıştırdığımız o güzel kadının saçlarının turuncu olduğunu gördüğümüz an. o küçücük arabasıyla o güzel kadını, o güzel adamın kürtaja götürdüğü zamana rastlayan anlar. Bazen herhalde ufacık şeylere tutunduğumuz ya da ufacık şeylerden irkildiğimiz, bunaldığımız gibi bir rengin farklı bir tonundan da başka başka yerlere gidiyoruz. duvarımda sallanan turuncu saçlı kadının bana hissettirdiği, bir nevi kalk hadi yerinden hissi gibi. yerimden kalkıyorum kalkmasına da, sonra tekrar oturuyorum ister istemez. vur kendini yollara olmuyor... geceleri camları bile açmıyorum, hasta oluyorum çünkü. hayat bazen bu kadar rahatsız edici derecede basit. rahatsız edici derecede basit olsa da kimi zaman, çoğunlukla yapısal sorunlar nedeniyle haddinden fazla karmaşık işte. bu basitlik ve karmaşa arasında gidip geldiğim sürelerde anlamı bir şeylere yüklemek oldukça zor olsa da, hep bildiğim gibi arada da yazdığım gibi bıçağı boynuma dayayıp kana bulamıyorsam ortalığı hep bir umut var demek ki... hem ne demiş benjamin sadece iyimserler intihar eder demiş... gerçi ben bu yazıyı niye intihar düşüncesine buladım onu da bilmiyorum, kelimeler birbirini buldu... salıncaktaki turuncu saçlı, turuncu kadının bana söylediği 'yaşa', sallan salıncaklarda, güneşi en turuncu haliyle de gör, yapraklar karışsın saçlarına şeklinde uzayıp gidiyor... beklemeler bitecek mi? (hey you, out there in the cold getting lonely getting old, can you hear me?) beklemeler bitecek, evet.
27 Şubat 2011 Pazar
çilekler
Sakin sakin anlatan, ağlatan grup...
mojave 3
between the bars, in love with a view, after all...
kum sarısı, güneş sarısı, van gogh sarısı- hepsinin iç içe geçtiği bir
kumsalın sarılığında, savrukluğunda...rüzgar bizi götürecek mi
gerçekten...gökyüzünde birikmiş bütün o bulutlar yağdığında kumsala,
rüzgar kumları estirdiğinde...gözlerin, tırnakların kumla dolmuş,
ağzında kumlar çatırdar ve dansederken, soru işaretlerinin yuvarlağı
ünlemlerinin kuyruğu boşlukların boş bıraktıkların salt sen kumla
dolmuşken...kum kötü bir şey değil ki...rüzgar bizi götürecek mi sen
bana söyle söyle işte...içimizde çınlayacak, uğultumuzu bastıracak,
kumları indirecek mi boğazımızdan aşağıya, rüzgar? izin var mı
rüzgara, alacak mıyız içeri, alacak mısın içeri?
bir avuç kum bıraksam rüzgarın peşine. bir avuç kumla dolan avcumu
rüzgara bıraksam, bir avuç kumu yesem, rüzgarın tadını alsam. rüzgarı
yalamaya çalışan çocuk gibi...bir avuç kum elimden usul usul kayıp
rüzgara karışsa...
şimdi rüzgar bir kitabın soluk sarı sayfalarını hışırdatıyor. buluttan
bol başka hiçbir şey yok gökyüzünde. kumsalın savrukluğuna inat
giydiğin enine çizgili tişörtünle, plastik sarısı kovanla
koşturuyorsun bir başına. kuma koşuyorsun, hız veriyor rüzgar, deniz
parıldıyor dalgaların arasındanüstünden. ve artık patladığında rüzgar,
kumların ve rüzgarın arasında salt kuma dönüşmüşken yaşadığını
hissediyorsun. Tişörtünün kırmızıları rüzgarın aralıklarını çiziyor...
havadasın, ağırlıksız bir gülle gibi dönüyorsun.
http://www.dailymotion.com/video/xf2uxa_noir-desir-le-vent-nous-portera_music
mojave 3
between the bars, in love with a view, after all...
kum sarısı, güneş sarısı, van gogh sarısı- hepsinin iç içe geçtiği bir
kumsalın sarılığında, savrukluğunda...rüzgar bizi götürecek mi
gerçekten...gökyüzünde birikmiş bütün o bulutlar yağdığında kumsala,
rüzgar kumları estirdiğinde...gözlerin, tırnakların kumla dolmuş,
ağzında kumlar çatırdar ve dansederken, soru işaretlerinin yuvarlağı
ünlemlerinin kuyruğu boşlukların boş bıraktıkların salt sen kumla
dolmuşken...kum kötü bir şey değil ki...rüzgar bizi götürecek mi sen
bana söyle söyle işte...içimizde çınlayacak, uğultumuzu bastıracak,
kumları indirecek mi boğazımızdan aşağıya, rüzgar? izin var mı
rüzgara, alacak mıyız içeri, alacak mısın içeri?
bir avuç kum bıraksam rüzgarın peşine. bir avuç kumla dolan avcumu
rüzgara bıraksam, bir avuç kumu yesem, rüzgarın tadını alsam. rüzgarı
yalamaya çalışan çocuk gibi...bir avuç kum elimden usul usul kayıp
rüzgara karışsa...
şimdi rüzgar bir kitabın soluk sarı sayfalarını hışırdatıyor. buluttan
bol başka hiçbir şey yok gökyüzünde. kumsalın savrukluğuna inat
giydiğin enine çizgili tişörtünle, plastik sarısı kovanla
koşturuyorsun bir başına. kuma koşuyorsun, hız veriyor rüzgar, deniz
parıldıyor dalgaların arasındanüstünden. ve artık patladığında rüzgar,
kumların ve rüzgarın arasında salt kuma dönüşmüşken yaşadığını
hissediyorsun. Tişörtünün kırmızıları rüzgarın aralıklarını çiziyor...
havadasın, ağırlıksız bir gülle gibi dönüyorsun.
http://www.dailymotion.com/
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)