Ellerim ceplerimde, kafamda uçuşan düşünceleri dengeleme telaşındayım. Yeşil montumu giymişim; öyle rahatım ki içinde. Rüzgar saçlarımı uçuşturuyor, yüzümü yalayıp geçiyor. Bir an etrafta kimsenin olmadığını fark ediyorum. Araba bile yok. O an, sadece o saniye yalnızlık değil yalnızlığı da kapsayan garip bir duygu hissediyorum. Rüzgardan, gökyüzünden, dinlediğim şarkıdan başka bir şey umrumda olmuyor. Var olmak için bunların yettiğini hissediyorum. Sadece o saniyede aklımdan bir sürü şey geçiveriyor. Şarkı söylemeye başlıyorum. Hafifçe de olsa sesimi yükseltiyorum. Comfortably numb söylediğim şarkı. There is no pain you are receding, a distant ship's smoke on the horizon...şarkı o an başka bir şeye dönüşüyor tabi. Küçük bir çocuk getiriyorum hep gözlerimin önüne bu şarkıyı dinlerken.Sonra büyüyor çocuk. Rüya bitiyor.
Yürüdük. Sonra orda durduk. Denizi izledik, ışıkları, gökyüzünü, ağaçları. Kendi kafamızdan geçenlerle yudum yudum içtik o manzarayı aslında biz. Biramız yoktu çünkü. Sigaramızın dumanı gibi çektik içimize. Konuştuk, ne çok konuştuk. Aynı sözcüklerle mi konuştuk? Aynı şeyleri mi anlattık? Silkelesek ya birbirimizi.
Şarkılarımız öyle çok ki. Hangisini söylesek şaşırıyoruz.
Islık mı çalsak?
27 Ekim 2009 Salı
26 Ekim 2009 Pazartesi
Beklemekten Yorulan Özne
Bekledim. Bekledim. Kimse gelmedi. İstedim ki biri çeksin kolumdan, yapamadığım her şeyi yaptırıversin bana.
Kimse gelmedi. Ben de bir yere gidemedim. Beklediğim için bir yere gidemedim. Bir yere gidemediğim için kimseye anlatamadım.
Şurdan şuraya gidesim bile yok şu an. Beklemek bile değil artık yaptığım. Bir karara bile götürmüyor beni bu söylediklerim.
Belki de yine yaşamın bana yeteri kadar şans tanımadığından dem vururum. Bahanelerim de var bir dolu. Sırtımı arkaya yaslar, gözlerimi kocaman açar ya da sımsıkı kapatır düşüncelerimle düelloya girerim. Yenmek zorunda olduğum düşüncelerim var. On adım belirlediysek ben beş adımda döner düşüncelerimi sırtlarından vururum. Yıkılırlar. yere kapaklanırlar. Kan sızar. Düşüncelerimin kanı sızar her yere.
Efendim ne dediniz? Duyamıyorum. Çok kan var.
Kimse gelmedi. Ben de bir yere gidemedim. Beklediğim için bir yere gidemedim. Bir yere gidemediğim için kimseye anlatamadım.
Şurdan şuraya gidesim bile yok şu an. Beklemek bile değil artık yaptığım. Bir karara bile götürmüyor beni bu söylediklerim.
Belki de yine yaşamın bana yeteri kadar şans tanımadığından dem vururum. Bahanelerim de var bir dolu. Sırtımı arkaya yaslar, gözlerimi kocaman açar ya da sımsıkı kapatır düşüncelerimle düelloya girerim. Yenmek zorunda olduğum düşüncelerim var. On adım belirlediysek ben beş adımda döner düşüncelerimi sırtlarından vururum. Yıkılırlar. yere kapaklanırlar. Kan sızar. Düşüncelerimin kanı sızar her yere.
Efendim ne dediniz? Duyamıyorum. Çok kan var.
19 Ekim 2009 Pazartesi
Suzanne Vega
Ne kadar oldu Suzanne Vega dinlemeyeli? Ne kadar zamandır "uyumaktan yorgun" düşmüyorum da başka başka şeyler yoruyor beni? Yılları var bu şarkının bende.Tired of Sleeping...Sorumluluklarımı az buçuk yerine getirir, sonra uykuya kaçardım. Uyumaktan yorulur, ama yapacak başka bir şey bulamaz yine uykuya kaçardım. sonra derdim ki:
Oh Mom, I wonder when I'll be waking
It's just that there's so much to do
And I'm tired of sleeping
Büyüdük de daha çok yorulur olduk.Uykularımız da yoruldu tabi. Şimdi kıvrılsam bir kenara, sarılsam yastığıma, ah bir doya doya uyusam. Uyuyamam tabi. Geceler gündüzlere girdi artık. Yapacak çok ama çok şey var.
Lise sonda artık o malum sınava çok az kalmışken bir gün elinde Suzanne Vega, Tanita Tıkaram, Tracy Chapman kasetleri ve Bob Dylan cd'leri ile geldi Yalçın hocam. Tatilde çalışmaca yok, al bunları dinle, bütün gün kitap oku dedi bana. Suzanne Vega'yı işte o zaman tanıdım, kasedi walkmen'ime takar defalarca dinlerdim. Gösterişsiz, sessiz sakin bir sesi vardı Suzanne Vega'nın. Hissederdim, ama tanımlayamazdım. Onun sözcüklere ses verişini, sesinin tınısını, ballı süt kıvamındaki şarkılarını çok severdim, hala da severim. Kimsenin ele geçiremeyeceği, tüketemeyeceği bir sesi var bence onun. Dinledikçe kulağa oturan, yavaş yavaş sızan, anlatan, insanı olgunlaştıran bir ses. Sonra o kasedi, özellikle o kasedi aradım hep. Bulamadım maalesef. Şimşeklerin çakıp çakıp durduğu, havanın bir garip koktuğu bu gecede Suzanne Vega dinliyor olmam rastlantı olamaz diye düşünüyorum. Yağmurlu bir geceyi içime çekmek için fısıldayan Suzanne Vega şarkıları. Islanıyorum.
Oh Mom, I wonder when I'll be waking
It's just that there's so much to do
And I'm tired of sleeping
Büyüdük de daha çok yorulur olduk.Uykularımız da yoruldu tabi. Şimdi kıvrılsam bir kenara, sarılsam yastığıma, ah bir doya doya uyusam. Uyuyamam tabi. Geceler gündüzlere girdi artık. Yapacak çok ama çok şey var.
Lise sonda artık o malum sınava çok az kalmışken bir gün elinde Suzanne Vega, Tanita Tıkaram, Tracy Chapman kasetleri ve Bob Dylan cd'leri ile geldi Yalçın hocam. Tatilde çalışmaca yok, al bunları dinle, bütün gün kitap oku dedi bana. Suzanne Vega'yı işte o zaman tanıdım, kasedi walkmen'ime takar defalarca dinlerdim. Gösterişsiz, sessiz sakin bir sesi vardı Suzanne Vega'nın. Hissederdim, ama tanımlayamazdım. Onun sözcüklere ses verişini, sesinin tınısını, ballı süt kıvamındaki şarkılarını çok severdim, hala da severim. Kimsenin ele geçiremeyeceği, tüketemeyeceği bir sesi var bence onun. Dinledikçe kulağa oturan, yavaş yavaş sızan, anlatan, insanı olgunlaştıran bir ses. Sonra o kasedi, özellikle o kasedi aradım hep. Bulamadım maalesef. Şimşeklerin çakıp çakıp durduğu, havanın bir garip koktuğu bu gecede Suzanne Vega dinliyor olmam rastlantı olamaz diye düşünüyorum. Yağmurlu bir geceyi içime çekmek için fısıldayan Suzanne Vega şarkıları. Islanıyorum.
18 Ekim 2009 Pazar
Maurice Blanchot Yorumu-Karanlık Thomas
(…) Karanlık Thomas kitap okumak için odasında kalmıştı. Kendini başkalarının gözlerinden ve sözlerinden yalıtmayı seçmiş, okumak için bir “alan” yaratmıştı kendine. Ellerini alnında kenetlemiş, baş parmaklarını saç diplerine bastırmış; kendini bütün fizikselliğiyle okuduğu kitaba vermişti. Kitabı hala aynı sayfalarda açık duruyordu; ama o bütün benliğiyle okuyordu. Her işaret, her harf, her sözcük onu çağırıyor, onu istiyor, varoluşundaki bir yerlere-belki de varoluşunun ta kendisine-dokunuyordu. En başta karşılıklı bakışıyorlardı sadece. İki taraf da karşısındakinin ne kadar güçlü olduğunu, nereye kadar gidebileceğini, neler yapabileceğini tartmaya çalışıyordu.Birbirlerini ikna etmiş olmalılar ki kitaptan yayılan o ölümcül güç Thomas’ın derinliklerine sızdı, onun bakışı, onun okuyuşuyla değişti, anlam kazandı, çoğaldı. Kitap kendini Thomas’a tamamen açmıştı artık, Thomas da kendini kitaba. Kitap kendini savunmaktan vazgeçmişti; Thomas kitabın labirentlerine, koridorlarına, dehlizlerine bıraktı kendini. Henüz korkmuyordu, henüz labirentler Borgesvari bir biçimde çatallanıp sonsuza açılmamıştı çünkü. Labirentin, dehlizin, koridorun başındaydı daha Thomas. Labirentin gözüne baktı, labirent de onun gözlerine. Birbirlerinin gözlerinde gördükleriyle “bir” oldular, varoluşları birbirine karıştı, birbirini tamamladı, birbirine dokundu. Aldığı zevk öylesine büyük, öylesine katışıksızdı ki korkutucu, ürkütücü hatta çıldırtıcı bir şeydi bu. Okumak yaşadığı evrenin dışına çıkarmıştı işte sonunda onu. Başka bir evrende, başka bir yerde kelimeler tarafından kovalanıyordu. Kelimeler kovaladıkça çoğalıyor, çoğaldıkça aralarındaki kovalamaca daha da hızlanıyordu. Sonsuzluğa, mutlağın gözüne açılan kelimelerle sarılmıştı çevresi. Hayır kaçmayacaktı. Kelimeleri yakalayacak, metni ele geçirecek, onlara okur olmanın ne demek olduğunu gösterecekti. Birden garip bir şey oldu, çevresini saran bütün o kelimelerin onu ele geçirdiğini, onu okuduğunu hissetti. Dört bir yandan kelimeler uzandı, kıskıvrak yakaladılar Thomas’ı, karşı koyduğunda dişlerini geçirdiler etine. En sonunda Thomas bütün benliğini, bütün bedenini kelimelere teslim etti. Faust’un Mephistofeles’le girdiği iddiaya benzer bir şeyler vardı bu teslimiyette. Meydan okuyan, karşı koyan bir teslimiyetti bu. Kelimelerin adsız biçimlerini kendi varlığıyla doyurdu, kelimeler ve kendi arasındaki duvarları yıkıp aralarına mıknatıslar yerleştirdi. Thomas kelimelere varlığını sızdırırken yavaş yavaş kitabın kendisi oldu, kelimelerse Thomas’ın varlığından sızanlarla fiziksel bir gerçeklik kazandı neredeyse. Varlık sözcüğüne varlığını verdikten sonraydı evet, gözlerinin yerini de göz kelimesi almıştı artık Thomas’ın. Kelimelerle varoluyor, kelimelerle görüyor, kelimelerle soluyordu saatlerdir. Thomas cansızdı, kanı kelimelerin damarlarında dolaşıyordu. Büyülenmiş bir biçimde kelimeleşiyordu, metinleşiyordu. Kelimelerden vurgun yemişti. Açıktaydı, tehlikedeydi, her an bir kelime gelip kafasına bir silah dayayabilir, tetiği çekebilir, onu öldürebilirdi. Neden sonra kitabı elinden bıraktı Thomas. Yavaş yavaş etlenip, kemiklendi. Odası, durup durup açılan kapısı var olmaya başladı tekrar. Camın açık kalmış olduğunu, üşüdüğünü, acıktığını fark etti neden sonra. Saatler geçti. Thomas bu sefer bir kitap değil bir kalem aldı eline. Sürekli yanında taşıdığı defterinde boş bir sayfa açtı; huzursuzdu, elleri, zihni, düşünceleri karıncalanıyordu. Bir süre hiçbir şey yazamadı, öylece baktı kağıda. Sonra yavaş yavaş kağıt da, kalem de, oda da kayboldu. Sadece kelimeler, sadece kelimelere yüklemek istediği anlamlar kaldı ortada. Varlığını tekrar kelimelere sundu Thomas. Peşlerinden koştu kelimelerin, bazılarını kıskıvrak yakalayıp oturttu kaleminin ucuna, bazılarına ise yetişemedi. Her kelimeyle biraz daha metinleştirdi kendini. Dış dünyadan, nesnelerden koptu, kelimeleri de kendisiyle beraber koparttı. Kelimelerin sonsuz kere okunduğu ve yazıldığı bir evrende saatlerce damarlarında kelimelerle dolaştı durdu. (…)
10 Ekim 2009 Cumartesi
zihinbozum
we can all be free
maybe not with words
maybe not with a look
but with your mind
Bir "yaşam" bu. Başkalarına sergilediğim bir oyun değil. İzlenmesi için çektiğim bir film değil.
It's my life !!!
maybe not with words
maybe not with a look
but with your mind
Bir "yaşam" bu. Başkalarına sergilediğim bir oyun değil. İzlenmesi için çektiğim bir film değil.
It's my life !!!
9 Ekim 2009 Cuma
yolları çatallanan bahçe'leriz biz...
Hayat anlık kararlardan çok daha fazlası. çatallanan yollara dair bir yazı okudum bugün. Yazanın ismi yoktu altta. Aklıma ister istemez Borges geldi tabi, ama borgesvari bir durum da yoktu ortalıkta. denilen şu ki yaşam şu yaşayıp durduğumuz ikilemlerden daha büyük bir şey. Doğru mu yoksa yanlış mı yapıyorum baskısıyla neyi seçersek seçelim zamanın tadını çıkaramıyoruz. Son günlerde gelecekten geçmişe dönen bir burcu kurguluyorum kafamda. gelecekteki burcu geçmiştekine bakıyor ve birden yaşadığı bütün o ikilemler, kendine dayattığı sınırlar sendeleyiveriyor. An'ın tekilliği kimi zaman çok önemli, ama bu tür konularda an'ı çeşitlendirmek gerekiyor. Geçmiş, gelecek, şimdi hepsi birbirine girmeli, hepsi birbirine anlatmalı.
Bak koşturmaca başladı bile, günler nasıl da hızla geçiyor. İzlediğim filmler de an'ı çeşitlememe yardımcı oluyor. Gelecek denilen ne idüğü belirsiz kariyer odaklı zaman parçasını şimdilik nadasa bırakıyorum. Önce kendimi şaşırtmalıyım bolca. No surprises dinlemece yok bir süre. Fake plastic trees bile yok. Bütün radyokafalığımdan sıyrıldığım için değil, kulağımı azıcık da olsa başka seslere, sözlere alıştırmak için. Yoksa radyokafa hep var, hep olacak.
İşte yeni bir gün. gece başlayan gün fikri hep garip geldi bana çocukluğumdan beri. Gün dediğin yatağından kalktığında başlar, ee başlardı da zaten çocukken. Büyüdükçe her şey birbirine giriyor. Ne gecemiz ne gündüzümüz ne doğrumuz ne yanlışımız var artık. Yaşam gerçekten de bizden çok daha büyük bir şey. Şu can acıtıcı an'ları yaşamın büyüklüğüne oranmalı da öyle vermeli kararları.
nokta.
Bak koşturmaca başladı bile, günler nasıl da hızla geçiyor. İzlediğim filmler de an'ı çeşitlememe yardımcı oluyor. Gelecek denilen ne idüğü belirsiz kariyer odaklı zaman parçasını şimdilik nadasa bırakıyorum. Önce kendimi şaşırtmalıyım bolca. No surprises dinlemece yok bir süre. Fake plastic trees bile yok. Bütün radyokafalığımdan sıyrıldığım için değil, kulağımı azıcık da olsa başka seslere, sözlere alıştırmak için. Yoksa radyokafa hep var, hep olacak.
İşte yeni bir gün. gece başlayan gün fikri hep garip geldi bana çocukluğumdan beri. Gün dediğin yatağından kalktığında başlar, ee başlardı da zaten çocukken. Büyüdükçe her şey birbirine giriyor. Ne gecemiz ne gündüzümüz ne doğrumuz ne yanlışımız var artık. Yaşam gerçekten de bizden çok daha büyük bir şey. Şu can acıtıcı an'ları yaşamın büyüklüğüne oranmalı da öyle vermeli kararları.
nokta.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)