Ellerim ceplerimde, kafamda uçuşan düşünceleri dengeleme telaşındayım. Yeşil montumu giymişim; öyle rahatım ki içinde. Rüzgar saçlarımı uçuşturuyor, yüzümü yalayıp geçiyor. Bir an etrafta kimsenin olmadığını fark ediyorum. Araba bile yok. O an, sadece o saniye yalnızlık değil yalnızlığı da kapsayan garip bir duygu hissediyorum. Rüzgardan, gökyüzünden, dinlediğim şarkıdan başka bir şey umrumda olmuyor. Var olmak için bunların yettiğini hissediyorum. Sadece o saniyede aklımdan bir sürü şey geçiveriyor. Şarkı söylemeye başlıyorum. Hafifçe de olsa sesimi yükseltiyorum. Comfortably numb söylediğim şarkı. There is no pain you are receding, a distant ship's smoke on the horizon...şarkı o an başka bir şeye dönüşüyor tabi. Küçük bir çocuk getiriyorum hep gözlerimin önüne bu şarkıyı dinlerken.Sonra büyüyor çocuk. Rüya bitiyor.
Yürüdük. Sonra orda durduk. Denizi izledik, ışıkları, gökyüzünü, ağaçları. Kendi kafamızdan geçenlerle yudum yudum içtik o manzarayı aslında biz. Biramız yoktu çünkü. Sigaramızın dumanı gibi çektik içimize. Konuştuk, ne çok konuştuk. Aynı sözcüklerle mi konuştuk? Aynı şeyleri mi anlattık? Silkelesek ya birbirimizi.
Şarkılarımız öyle çok ki. Hangisini söylesek şaşırıyoruz.
Islık mı çalsak?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder