Yeni bir döneme başlamış olmamla beraber, yeni bir dönem yazısı yazmak-her ne kadar artık yeni veya eski dönemlerin bir çetelesini tutmaktan vazgeçmeye çalışsam da-elzem oldu. Yazalım yazmasına da ne yazıcaz alter egocuğum, dedim biraz önce kendi kendime. Ee yaz işte geldiği gibi dedi o da. Yazmak için yazmak bu yaptığım benim. Yazarken düşüncelerimi takip ediyorum bir bakıma. Yazalım bakalım.
Son birkaç yazımda ucundan bucağından değindiğim bir şeyler var. Ciddiyet konusu. bende kelebek ruhu olmadığından bahsetmiştik zaten. o konuya tekrar girmiyorum o yüzden. Ama ciddiyet ve huzur arasındaki bağlantıyı biraz didiklemek, eşelemek lazım. Nasılını, nedenini sormak lazım. Huzur ciddiyetle gelmiyor, evet. Yaşama karşı takınılan ciddiyetle, yaptığımız şeylere ya da hayatımızdaki insanlara karşı takındığımız ciddiyeti ayrı yerlere koyuyorum. Yahu yaşamak dediğin gün doldurmak şu dünyada. Kaderci falan olduğumdan değil ki hiç de değilim kaderci; ama çeşitli rastlantılar, çeşitli olaylar ve de çeşitli insanlar vasıtasıyla bir yerlere gelip bir yerlerden gidiyoruz. İnsiyatif alabiliyor muyuz, seçim hakkımız nereye kadar, neyi ne kadar istediğimizi biliyoruz da neden istediğimizi biliyor muyuz? Hayat çok net değil doğal olarak. Bütün bunları düşününce insan doğasının ne kadar karmaşık olduğu falan da çıkıyor tabi ortaya. Ama biliyorum ki bazen ne yapsak ne etsek bir şeyleri olduramıyoruz. Dünyanın merkezi falan değiliz. O insan egosunun kendini her şeyin merkezine koyma çabasından da nefret ediyorum zaten. Olsa olsa kendi küçük ve zavallı hayatlarımızın merkeziyiz işte. Hepimiz kendi etrafımızda dönüyoruz. Diğer insanları uydumuz olarak görüyoruz, onlar da bizi kendi uyduları olarak görüyor. Olan biten buna benzer bir şey. Herkesin birbiri üstünde egosunu tatmin ettiği böyle bir sistemde ister istemez hayat sertleşiyor. Hayat zaten bir kısım şanslı mı desem ne desem insanın yaşadıkları dünya dışında sert bir şey. Azıcık suyla yutulan pembe bir hap değil yani. Büyüdükçe ruhumuzun bir kısmını satmak zorunda kalıyoruz. Sırf dünyayla uzlaşabilmek, hayatta kalabilmek için. Bir süre sonra sattığımızın ruhumuz olduğunu anlayacak kadar düşünmüyoruz bile. Çünkü hayat ordan burdan sıkıştırıp, kafamızı başka şeylerle dolduruyor. Unutuyoruz, belki de en çok hatırlamamız gerekn şeyi unutuyoruz.Ciddiyetle ya da huzurla ne gibi bir alakası var bütün bu dediklerimin peki? Oraya geliceğim sonlara doğru.
Lisede yanıma kimseyi yaklaştırmazdım. Duygusal anlamda yani. Birisinin öyle yaklaştığını hissettiğimde geri çekilir, garipleşirdim. Çok ciddiydim. Gülmemek anlamında bir ciddiyet değil bu. Ciddiydim işte. Hayatı geldiği gibi yaşayacak ya da bana nefes aldıracak şeyleri bile en ince ayrıntısına kadar düşünür, suyunu çıkarırdım. Sonrasında bir anlamı kalmazdı zaten. Çoğu şeyi anlamazdım da, aslında hala ne kadar anlıyorum tartışılır tabi; ama o zamanlar daha sert ve daha kendi içime dönüktüm. Zaman geçti, çok şey oldu bitti, ben büyüdüm, üniversiteler kazandım, dersler aldım, arkadaşlar edindim yeni, bazı şeyleri aştım, bazılarını ise bir türlü aşamadım. Ama kör topal bir yerlere geldim. Şimdi geri dönüp baktığımda bir muhasebe yapmam gerekse pişman olduğum şeylerden birisinin sürekli kendimi kendime kapayan, beni içime kitleyen ciddiyetimi kıramamak olduğunu görüyorum. Yeterince cesur olmadığım için, hep düşünüp düşündüklerimle kendimi yiyip bitirdiğim için kendime kızıyorum. Evet dünya sert. Hayat pembe bir hap da değil gerçekten. Ama bu kadar ciddiyete lüzum yok. Hayat bu kadar ciddiye alınacak bir şey değil. Ne bir mantığı ne bir sistemi var çünkü. Telkin yoluyla ilerleyen bir tarafı var yaşamanın. dolayısıyla kendi kendinize bir mantık oturtabiliyorsanız, o zaman kolay ilerlenebilir. Olmuyorsa olmuyordur kardeşim mantığı mesela kimi meselelerle cebelleşmek adına etkili bir mantık. Beni kendime kitleyen bir diğer şey de hep acaba işler iyi gitseydi neler olurdu, nasıl olurdu, neler hisserdim, hayatım nasıl değişirdi gibi sorularla yüzleşip durmam. Duvardan sektirip sektirip kucağıma düşürdüğüm renkli toplar gibiler. Sonra hepsini atıp tutuyorum sırayla. Bazıları elimden kayıp düşse de eğilip alıyorum yeniden, neylersiniz. Hayata mesafe alıp biraz uzaktan bakmayı başarabildiğim zamanlar, görece daha huzurlu bir insan oluyorum. Çünkü hayat günlük mutsuzluklardan çok daha büyük bir şey, bunu görüyorum. Uzaktan bakabildiğimde takıntılarım, sıkıştırıp duran sorularım ciddiyetini yitiriyor. Bu sefer de niye bu kadar abartıyorum, niye bu kadar ciddiye alıyorum diye haykırıp kaçasım geliyor. Ama kaçma isteğini bastırarak savaşabiliyorum bu duyguyla artık. Önceden de dedik ya hayatın bana bir borcu yok ki. Hayatın bana karşı bir tavrı da yok. O yüzden elimde ne varsa hayatım da o zaten.
Yavuz Çetin'den Kimse Bilemez gelsin.
Unutmadan bağlantıyı bir daha kurmalı belki. Hayata karşı çok ciddi olmak, insanı diken üstünde tutuyor işte. Azıcık akışına bırakmak gerek ki zaten hayat bize çaktırmadan kendi akışını dayatıyor da biz anlamıyoruz. Haa ben yapabiliyor muyum, valla şimdilik sadece dedniyorum sevgili blog. Ama o da bir şeydir değil mi?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder